sv

ÇIKMAZ SOKAKTA EKMEK KRİZİ-RIFKI YAVAŞ

06 Ocak 2026 07:50

Bir eli paltosunun cebinde yavaş adımlarla yürüyordu. Başını kaldırsa belki kim bilir… İpe asılmış bembeyaz çamaşırları, kapı önüne minder atıp oturarak bu güzel havanın tadını çıkaran yaşlı kadınları ve onların meraklı bakışlarını fark ederdi. Gökyüzünde bulutlar sihirli bir masal diyarını anımsatırken güneş, bulutların arasında saklambaç oynuyordu. Ama bunların hiçbiri onun ilgisini çekmedi; tüm dikkatini telefonuna vermişti. Sokağın sonuna geldiğinde farkında olmadan neredeyse bir dondurma dolabına çarpıyordu. Maviye boyanmış duvarlar, kapının önünde duran ekmek dolabı ve zamanı inatla aşmış, paslanmış dondurma dolabı tüm ihtişamıyla karşısında duruyordu. Bir an durakladı, etrafına bakındı.

Uzun zamandır pazarlama firmasında çalışan Ahmet, sokak sokak gezmediği, kapısını çalmadığı yer kalmamıştı şehirde. İçinden geçerken bu sokak ona çocukluğunu hatırlatmış, kendi büyüdüğü mahalleye benzetmişti.

Buğulu camlardan taşan ekmek kokusu dikkatini çekti. Ekmek dolabında dizili ekmekler sanki ona “Beni al!” dercesine sesleniyor, iştahını kabartıyordu. Cebindeki bozuk paraları yokladı.

Tam o sırada bakkalın kapısında beliren hantal ve kel bir adam, elindeki çalı süpürgesini bir kenara bırakırken diğer elindeki kovayı eğip içinde kalan suyu Ahmet’in gözleri önünde döküverdi. Suyu izlemek hipnotize ediciydi; ağır çekimde asfalta yayılarak süzülen su kaldırımın kenarına doğru ilerleyip Ahmet’in ayakkabılarıyla buluştu.

Pantolonunun paçalarına ulaşan kirli suyla beraber bakışlar bakkal ve Ahmet’in gözleri arasında bir savaşa dönüştü. Geçmiş ise zihninin karanlık köşelerinden göz kırpıyordu; elinden yere düşen dondurmanın bıraktığı kocaman lekeyi anımsadı. Tüm gününü grileştiren o küçücük olay bir kez daha canlandı gözlerinde ve Ahmet avucundaki bozuk paraları öyle bir sıktı ki madeni paraların sertliği avuçlarını acıttı.

Bakkal mahcup bir tavırla hemen araya girmeye çalıştı: Pardon, buyurun içeri!

Ahmet’in içi içine sığmıyordu; “Bunu hak etmedim” diye düşündü. Ne zaman içten içe sevindiği bir şey olsa, hemen ardından böyle tatsızlıklar peşini bırakmazdı sanki. Çocukluktan beri değişmeyen bir lanet gibi…

Çocukluk anıları zihninde dolanırken o eski günlerden sahneler geçiyordu: Bir zamanlar aynı böyle bakkal önünde ağlayan küçük Ahmet, etrafında toplanmış yaşıtlarının kahkahası arasında eriyen dondurmasına bakıyordu. Korkuyla karışık utançla boğuşurken annesine lekeyi nasıl açıklayacağını düşünmüş, gözyaşları ise asla ‘aslında dondurma’ için olmamıştı; asıl mesele o küçük lekenin ağırlığıydı kalbinde. Şimdi bile tekrar yükselen o baş edilemez utanma duygusuyla büzülmüş hissediyordu.

Bakkal hala konuşuyordu: Pardon! Amacım yerleri temizlemekti…

Ama Ahmet’in içindeki buruk duyguların öfkesi çoktan yüzüne vurmuştu. Yüzü kıpkırmızı bir hal aldı. Söylenerek: Böyle de yapılmaz ki! Hiç mi bakmaz insan?!

Bakkal daha da küçülmüş, durumu toparlamak derdine düşmüştü: Beyim, temiz olsun diye…

Gözleri bir anda Ahmet’in pantolon paçalarına takıldı. Eğilip daha dikkatlice bakmak için hareketlendiği sırada, Ahmet’in de aynı anda eğilmesiyle başları şiddetle çarpıştı. Ortalığa tok bir ses yayıldı. Çarpmanın etkisiyle sersemleyen Ahmet sendeledi; avcunda tuttuğu bozuk paralar yere saçılıp farklı yönlere yuvarlandı. Metal sesleri sokakta yankılanırken, çevrede dolanan meraklı kediler bile bu seslere kayıtsız kalamadı. Hep birlikte, düşen paraların nerede duracağını şaşkınlık içinde izlemeye koyuldular.

Bakkal, olan biteni fark eder etmez hızla kaldırımdan inip paraları toplamaya girişti. Hepsini toparladıktan sonra Ahmet’e uzattı.

— Niyetim müşteriler için etrafı temizlemekti, diye mırıldandı. Sesine mahcubiyetin sinmiş olduğu belli oluyordu.

Ahmet ise bir yandan paçasındaki lekeyi işaret ederken, diğer eliyle çarpmanın iz bıraktığı başını ovuşturuyordu.

— İsterseniz pantolonunuzu temizleyelim! dedi bakkal hevesle. İçeride harika ıslak mendillerim var. Temizledikten sonra harika kokar, hem leke de tamamen çıkar!

Ahmet yüzünü buruşturdu.

— Olmaz, dedi kısa ve net bir şekilde.

Tıpkı o eski gün gibi… O çocukluk anısını hatırlamadan edemedi. Annesi hep sıkı sıkı tembih ederdi; yabancılardan bir şey alma sakın! Ama o günkü asıl derdi lekeydi. Onlar yüzünden annesi ona sokakta dondurma yemeyi yasaklamış ve ağzından düşmeyen şu tek cümlesini yinelemişti:

“El âlem ne der?”

Ahmet’in elinde bozuk paralar, burnunda ise sıcak ekmeğin kokusu vardı. Yanında pis su birikintisi usulca bekliyordu. Ama başını kaldırıp etrafa bakınca gördükleri rahatsız ediciydi: Yaşlı teyzeler, göbeklerini tutarak gülmemek için kendilerini zorlayıp kıpkırmızı hallerine bürünmüşlerdi. Göz ucuyla onları izledi. Dedikodunun tam ortasına düşmüştü.
“Gülmek ve kınamak için fırsat kolluyorlar.”

Bozuk paraların olduğu avucunu sıktı.
İstemez! diyerek mırıldandı. Bir an önce sokaktan çıkmak istiyordu. Hızlı adımlarla bakkaldan uzaklaştı. Sokağı arkasında bırakmıştı ama çıkışa geldiği anda bir kere daha geriye döndü. Teyzeler hâlâ kafa kafaya vermiş, hararetli biçimde sohbet ediyorlardı.

“Buldular günün eğlencesini. Şimdi kesin dalga geçiyorlardır,” diye geçti Ahmet’in aklından.

Bakkal ise az önce yaşananları çoktan unutmuş gibiydi. Yine elinde süpürgesi, dükkan önünü büyük bir sessizlikle temizlemeye devam ediyordu.

“İnsanların birbirlerine verdikleri değer işte bu kadar,” diye düşündü Ahmet. Bir anlığına duraksayıp derin bir nefes aldı, ardından yürümeye devam etti. Kendi kendine hak verdi: Çok katlı apartmana taşınmaları ne kadar da iyi bir kararmış. Orada hayat daha basitti. Kimse kimseyi tanımazdı, ne alay ne dedikodu… Herkesin birbirine koyduğu görünmez ama net sınırlar vardı.

Cep telefonunu çıkartıp navigasyonu açtı, kulaklıklarını taktı ve düşüncelerini geçmişte bırakmaya çalıştı.

Bazı anılar, orada kalmalıydı; geçmişte!

Bu Eseri Paylaş:

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Sıradaki içerik:

ÇIKMAZ SOKAKTA EKMEK KRİZİ-RIFKI YAVAŞ

deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co

“Bazı kelimeler karanlıkta anlam kazanır.”