
Yaşamak bir direniş. İnsanın kendine karşı verdiği, çoğu zaman kimsenin duymadığı bir direniş. Yine kendime düştüğüm bir yerden yazıyorum. Uyumak istiyorum. Uzun, kesintisiz, araya hiçbir şeyin sızmadığı bir uyku. Sanki uyudukça eksilmeyecekmişim gibi, sanki uyanmadıkça zaman bana dokunamayacakmış gibi.
Kendimi bildim bileli ölümü bekliyorum. Gelişi geciken bir misafir gibi. Ne kapıyı çalıyor ne de vazgeçiyor. Beklemekle yaşamak arasında ince bir yerdeyim.
Tutunabilmek için kendime sorumluluklar ekliyorum. Küçük, gündelik, gerekli şeyler. İnsan bazen en çok yükleriyle hayatta kalıyor. Ama bir süre sonra, o yüklerin de anlamı çözülüyor. Her şey yavaşça yerinden kayıyor. Tutunduğum dallar elimde kalıyor.
Ölümü romantize ettiğim zamanlar oldu. Gençliğin hoyratlığıyla, hastalığı bile bir düzen kurma biçimi sandım. Oysa şimdi biliyorum: Acı, insanı toparlamaz; dağıtır. Ve hiçbir vedanın temiz bir tarafı yoktur.
Kendi kendime soruyorum: Helalleşecek kimsem var mı? Yarım kalmış bir söz, tamamlanmamış bir iş, derli toplu bırakılması gereken bir hayat… Düşündükçe çoğalan değil, azalan bir liste çıkıyor karşıma. Belki de hiçbir şey, düşündüğüm kadar önemli değildi.
Oysa sabahları başka biri oluyorum. Gözümü açtığım o ilk anda, dünya hâlâ mümkün. İçimde kısa süreli bir aydınlık beliriyor. Her şey yeniden kurulabilir gibi. Sonra geçiyor. O aydınlık, geldiği gibi çekiliyor içimden. Geriye tanıdık bir boşluk kalıyor.
Buna ne ad verilir bilmiyorum. Belki adı konmamış bir yorgunluk. Belki de uzun süredir içimde yer etmiş, sessiz bir çöküş.
Kendimi bu hayata ait hissetmiyorum. Fazlalık gibiyim. Eksilsem bir boşluk oluşmayacakmış gibi geliyor. Hayat, eksilen her parçayı hızla yerine koymayı bilen bir düzen çünkü.
İnançla da pazarlık yaptım zaman zaman. “Ömrüm hayırlıysa devam etsin,” dedim. “Değilse bitsin.” Ama insanın kendi hayatına dışarıdan hüküm verecek bir ölçüsü yok. Ne hayrı ayırt edebiliyorum ne de sonu.
Hastalıktan korkmuyorum aslında. Ağrıdan da değil. Beni asıl ürküten, yeniden ve yeniden çabalamak zorunda kalmak. İyileşmek için uğraşmak. Tutunmaya mecbur bırakılmak. Yaşamak bazen bir tercih değil, bir yükümlülük gibi geliyor.
Geleceğe dair kurduğum bir hayal yok. Ama garip bir şekilde, başkalarının hayalleriyle doluyum. Onların söyleyip yarım bıraktıkları, isteyip vazgeçtikleri şeyler gelip bende tamamlanıyor. Sonra o tamamlanmışlık bana aitmiş gibi anlatılıyor. Bir başarı hikâyesine dönüşüyor.
Oysa ben sadece devam ettim.
Bir süre sonra hikâye benim oldu. Ama içini dolduran ben değildim. En çok da bu tuhaf geliyor bana. İnsan, başkasının hayaliyle kendi hayatını kurabilir mi?
Zaman geçiyor. Sessizce, fark ettirmeden. Ömür dediğimiz şey, büyük kırılmalarla değil, küçük eksilmelerle ilerliyor. Ve içimdeki uyuma isteği hiç azalmıyor.
Günlerin uzamasından korkuyorum. İlerlemekten, yaş almaktan, çoğalmaktan değil; sürmekten korkuyorum. Seksen yaşını düşünemiyorum. Oraya kadar uzanan bir hayat fikri bile ağır geliyor.
Elli yaş daha makul.
Daha taşınabilir.
Sanki orada durulabilir gibi.
Ben ellide kalmak istiyorum.
Gerisini merak etmiyorum.
YAPAY ZEKA
BİR METİN BİR YANIT-NECATİ YILDIRIM
deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co
“Bazı kelimeler karanlıkta anlam kazanır.”
Yorum Yaz