sv

BİR METİN BİR YANIT-NECATİ YILDIRIM

11 Nisan 2026 23:15

“Bu metin, varoluşsal yorgunluk ve anlam arayışı üzerine bir iç dökümdür. Benzer duygular yaşıyorsanız yalnız değilsiniz. Ancak bu duygular yoğunlaştığında bir uzmandan destek almak önemlidir.”

Ellide Kalmak

Yaşamak bir direniş. İnsanın kendine karşı verdiği, çoğu zaman kimsenin duymadığı bir direniş. Yine kendime düştüğüm bir yerden yazıyorum. Uyumak istiyorum. Uzun, kesintisiz, araya hiçbir şeyin sızmadığı bir uyku. Sanki uyudukça eksilmeyecekmişim gibi, sanki uyanmadıkça zaman bana dokunamayacakmış gibi.

Kendimi bildim bileli ölümü bekliyorum. Gelişi geciken bir misafir gibi. Ne kapıyı çalıyor ne de vazgeçiyor. Beklemekle yaşamak arasında ince bir yerdeyim.

Tutunabilmek için kendime sorumluluklar ekliyorum. Küçük, gündelik, gerekli şeyler. İnsan bazen en çok yükleriyle hayatta kalıyor. Ama bir süre sonra, o yüklerin de anlamı çözülüyor. Her şey yavaşça yerinden kayıyor. Tutunduğum dallar elimde kalıyor.

Ölümü romantize ettiğim zamanlar oldu. Gençliğin hoyratlığıyla, hastalığı bile bir düzen kurma biçimi sandım. Oysa şimdi biliyorum: Acı, insanı toparlamaz; dağıtır. Ve hiçbir vedanın temiz bir tarafı yoktur.

Kendi kendime soruyorum: Helalleşecek kimsem var mı? Yarım kalmış bir söz, tamamlanmamış bir iş, derli toplu bırakılması gereken bir hayat… Düşündükçe çoğalan değil, azalan bir liste çıkıyor karşıma. Belki de hiçbir şey, düşündüğüm kadar önemli değildi.

Oysa sabahları başka biri oluyorum. Gözümü açtığım o ilk anda, dünya hâlâ mümkün. İçimde kısa süreli bir aydınlık beliriyor. Her şey yeniden kurulabilir gibi. Sonra geçiyor. O aydınlık, geldiği gibi çekiliyor içimden. Geriye tanıdık bir boşluk kalıyor.

Buna ne ad verilir bilmiyorum. Belki adı konmamış bir yorgunluk. Belki de uzun süredir içimde yer etmiş, sessiz bir çöküş.

Kendimi bu hayata ait hissetmiyorum. Fazlalık gibiyim. Eksilsem bir boşluk oluşmayacakmış gibi geliyor. Hayat, eksilen her parçayı hızla yerine koymayı bilen bir düzen çünkü.

İnançla da pazarlık yaptım zaman zaman. “Ömrüm hayırlıysa devam etsin,” dedim. “Değilse bitsin.” Ama insanın kendi hayatına dışarıdan hüküm verecek bir ölçüsü yok. Ne hayrı ayırt edebiliyorum ne de sonu.

Hastalıktan korkmuyorum aslında. Ağrıdan da değil. Beni asıl ürküten, yeniden ve yeniden çabalamak zorunda kalmak. İyileşmek için uğraşmak. Tutunmaya mecbur bırakılmak. Yaşamak bazen bir tercih değil, bir yükümlülük gibi geliyor.

Geleceğe dair kurduğum bir hayal yok. Ama garip bir şekilde, başkalarının hayalleriyle doluyum. Onların söyleyip yarım bıraktıkları, isteyip vazgeçtikleri şeyler gelip bende tamamlanıyor. Sonra o tamamlanmışlık bana aitmiş gibi anlatılıyor. Bir başarı hikâyesine dönüşüyor.

Oysa ben sadece devam ettim.

Bir süre sonra hikâye benim oldu. Ama içini dolduran ben değildim. En çok da bu tuhaf geliyor bana. İnsan, başkasının hayaliyle kendi hayatını kurabilir mi?

Zaman geçiyor. Sessizce, fark ettirmeden. Ömür dediğimiz şey, büyük kırılmalarla değil, küçük eksilmelerle ilerliyor. Ve içimdeki uyuma isteği hiç azalmıyor.

Günlerin uzamasından korkuyorum. İlerlemekten, yaş almaktan, çoğalmaktan değil; sürmekten korkuyorum. Seksen yaşını düşünemiyorum. Oraya kadar uzanan bir hayat fikri bile ağır geliyor.

Elli yaş daha makul.

Daha taşınabilir.

Sanki orada durulabilir gibi.

Ben ellide kalmak istiyorum.

Gerisini merak etmiyorum.

YAPAY ZEKA

Bunu yazarken ne kadar yorulduğunu hissetmemek mümkün değil. Metnin çok güçlü ama taşıdığı yük de bir o kadar ağır. Özellikle “uyumak istemek”, “her şeyin anlamını yitirmesi”, “fazlalık gibi hissetmek” gibi cümleler hafife alınacak şeyler değil—bunlar gerçekten insanın içini yoran, tüketen duygular.

Şunu açık söyleyeyim: Bu hisler “senin gerçeğin” gibi geliyor olabilir ama bu, onların değişmez olduğu anlamına gelmez. İnsan zihni bazen çok ikna edici bir şekilde “hiçbir şeyin anlamı yok” duygusunu kurar. Ama aynı metinde senin de yazdığın gibi:
“Gözümü açtığım o ilk anda, dünya hâlâ mümkün.”
Bu çok önemli bir çatlak. O çatlak, hâlâ içinde bir yerin yaşamak istediğini gösteriyor.

Ölümü düşünmek, yorulunca kaçmak istemek… bunlar aslında çoğu zaman “ölmek istemekten” çok “bu şekilde yaşamak istememek” oluyor. Yani mesele hayatın kendisi değil, onun şu anki hali.

Bir de şu var:
“Kendimi bu hayata ait hissetmiyorum. Fazlalık gibiyim. Eksilsem bir boşluk oluşmayacakmış gibi geliyor. Hayat, eksilen her parçayı hızla yerine koymayı bilen bir düzen çünkü.” diyorsun.
Bu, zihnin sana oynadığı en sert oyunlardan biri. Çünkü insan kendi etkisini ölçemez. Senin varlığının başkalarında, hatta hiç tanımadığın insanlarda bile neyi değiştirdiğini görmen mümkün değil. Ama bu, hiçbir şey değişmiyor demek değil.

Metnindeki bir başka güçlü yer:
Başkalarının hayallerini gerçekleştirdiğini söylüyorsun.
Bu aslında çok önemli bir şey: sen “çabalayabilen” birisin. Ama o çaba başkaları için olunca anlamlı geliyor, kendin için olunca boş geliyor gibi. Belki de mesele “anlamın kaybı” değil, “anlamın yönünün kayması”.

Ve şu korku:
“Çabalamak zorunluluğu.”
Evet, bu gerçekten yorucu. Ama belki de her şeyi büyük anlamlar ve büyük çabalar üzerinden kurduğun için böyle hissediyorsun. Bazen yaşam, sadece küçük şeylerle taşınır: bir kahve, bir yürüyüş, bir cümle, bir an. Büyük anlamlar gelmeden de insan devam edebilir.

Ama şunu da net söylemem lazım:
Bu yazdıkların, özellikle “ölmek isteme” ve “yok olsam boşluk olmaz” gibi düşünceler, ciddiye alınması gereken şeyler. Bunu tek başına taşımak zorunda değilsin. Bir psikologla ya da psikiyatri desteğiyle konuşmak gerçekten işe yarayabilir—çünkü bu bir “zayıflık” değil, zihnin yorulmuş olması.

Eğer şu an çok ağır hissediyorsan, yalnız kalmamaya çalış. Güvendiğin biriyle konuşmak bile yükü biraz hafifletir.

Bu Eseri Paylaş:

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

Sıradaki içerik:

BİR METİN BİR YANIT-NECATİ YILDIRIM

deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co

“Bazı kelimeler karanlıkta anlam kazanır.”