
Zamanın Kumları Şiir Defterimden
Güneş ufuktan yükselip sarp bir tepenin üzerinde tek başına duran harap bir evin penceresinden içeri doğdu. Güneşin ilk ışıkları, önce pencerenin önünde duran karanfilden, yerdeki eski püskü, her yeri yama içinde olan kilime düştü. Sonra da en az kilim kadar eski, acı hatıraların tozuyla kaplı koltuktan sıyrılıp, pirinç karyolada yatan yaşlı adamın üzerinden yükselip odayı aydınlattı. Odada bunlardan başka birkaç karton kutu daha vardı ki zamanında görkemli bir yalının paha biçilmez eşyalarıyla doluydu.
Sadece tek odadan ibaret olan bu evin içi de dışı kadar harap bir durumdaydı. Eve en yakın başka bir ev veya bakkal metrelerce uzaktaydı. Yalnızlığı resmeden bu köhne evde yaşayan ihtiyar adam için evin izbe bir yerde olması hiç sorun değildi. Hatta ihtiyar tam da olmak istediği yerdeydi. Üstelik etrafta hiç ev olmamasına rağmen milyonlarca komşusu vardı. Bu komşuları omuz omuza yatarlardı. Sıra sıra göz alabildiğine uzanırdı, ufku değerdi ucu. Evleri, ihtiyarın evinden de küçüktü. Genci, yaşlısı, çocuğu, kadını, erkeği, zengini, fakiri aynı yöne saf tutarlardı ama ayrı yerlere bakar, ayrı diyarları görürlerdi. Mermer duvarları olan küçük evlere kimileri mezar kimileri de ebedi istirahat hane derlerdi. İhtiyarın evi bu mezarlığın içinde kalmıştı.
Şairin dediği gibi “Artık demir alma vakti gelmişse zamandan Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan”. İşte ihtiyar adamda bu gemideki kaçak yolcu gibi mezarlık alanının yakınına sığınmıştı.
Artık uyanması gerekiyordu çünkü karşısında mavi gözlü, kumral, beyaz tenli afacan bir çocuk gözünü ona dikmiş uyanmasını bekliyordu. İhtiyar göz kapağını aralar aralamaz dünya tatlısı oğlunun gülen yüzünü gördü. Doğrulup uzun uzun oğluna baktı.
“Günaydın paşam. Ne zaman uyandın sen?”
Afacan içinden sessiz sessiz güldü. O da komşuları kadar sessizdi. Yıllardır ne konuşmuş ne de herhangi bir ses çıkarmıştı, Yinede Allah’a şükrediyordu, yanında olduğu için. Yattığı pirinç karyolanın kenarındaki hırkasını giydi. Kalkarak odanın kenarında kutunun içinde birkaç eski oyuncağı yere döktü. Oğluna bakarak:
“ Paşam sen burada oynaya dur. Ben bir şeyler alıp geleceğim” dedi,
İhtiyar adam ev dediği yarısı yıkık barakadan çıkıp mezarlığın içine doğru ilerledi. İlk sıra mezarlığın başında duran çeşmeye yanaşıp çömeldi. Buruşmuş titreyen avucuna suyu doldurup, yaşadığı acıdan yıpranmış asık suratına çarptı. Eliyle yüzündeki suyu, sakalına kadar sıvazlayıp üstündeki hırkaya sildi. Sonra da mezarlığı sağdan sola göz gezdirip “Selamün aleyküm” diye selamladı ve “ Aleykümüs selam” diyerek yine kendi selamını kendi aldı.
Mezarlıktan çıkıp yarım saat daha yürüdükten sonra evlerin başladığı muhite vardı. Sokakta insanlar birlerine selam vermeden sürekli geç kalmış gibi bir yerden bir yerlere gidiyorlardı. Ölüler mezarda Allah’a hesap verirken o kadar sakin davranırken, yaşayanlar kime hesap veriyorlardı ki bu kadar telaşlıydılar. Bunu bir türlü anlamıyordu.
İhtiyar, mahallenin semirmiş, şişman bakkalına vardığında bakkal yine asıl mesleği olan paparazzilik yaparken gördü. İki kişi yakalamış, dedikodu yapıyordu. Kapıdan girmesine izin vermeden ihtiyara seslendi.
“Emmi senin paket orda. Kapının yanına koydum.” Dedi.
İhtiyar paketi alıp parasını yere bırakarak tekrar evinin yolunu tuttu. Eve vardığın da oğlu dışarıda bir kayadan diğerine atlıyordu. İhtiyar yanından sessizce geçerek içeri girdi. Kuru kilimin üstüne bağdaş kurup, paketteki ekmeğine peyniri katıp karnını doyurdu. Sonra yerdeki damacanayı alıp önce karanfili suladı sonra da kafasına dikerek kendini suladı.
Bu evde ne yoktu ki, buzdolabı yoktu, mutfağı yoktu. Hatta elektriği, suyu bile yoktu. Hayatımızda bize meşgale olan hiçbir şey yoktu anlayacağınız. Onun meşgalesi de bir karanfili birde oğlu Ramis’di. İhtiyar koltuğuna oturup karanfilin kuruyan yapraklarını temizlemeye başladı. Sevgi ve hasret dolu gözlerle bakıyordu karanfiline. İhtiyarlıktan irileşip şişmiş parmaklarıyla yapraklarını okşadı. İlk ve tek aşkının, Ramis’in annesinin en sevdiği çiçekti karanfil. Penceresinden dışarı baktı. İşte orada yatıyordu, karşıda ki tepede duran en büyük mezarda. Yalnızlıktan çok korktuğu için evlendiği gün söz vermişti “ Seni asla yalnız bırakmayacağım” diye. İnsanoğlunun gafleti işte, tutamayacağımız sözler vermek. Sevdiği kadını kendi eliyle defnederken sözünü tutmak adına bu köhne yere yerleşmişti. Şimdi de her gün bu soğuk mermere bakarak yâd ediyordu Onu. Unutmak, hiç unutamamaktan daha zor geliyordu. Daha dün gibi hatırlıyordu.
Otuz beş yıl önce,(Devamı Yarın)
ZAMANIN KUMLARI (1.BÖLÜM)-AVNİ KURU
deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co
“Bazı kelimeler karanlıkta anlam kazanır.”
Yorum Yaz