sv

KAFİYE-Lİ “Mevsimlerin Öyküsü”-YADİGAR ESKİ

14 Aralık 2025 19:48

Kaybolduğunu o sabah anladı. Ne nerede olduğunu ne de nereye gittiğini biliyordu. İçindeki pusula sanki gece yarısı sessizce sökülüp alınmıştı. Evdeki sessizlik bile yabancı geliyordu artık. Mevsimlerden hazandı; ne tam bir bitiş ne de bir başlangıç. Kışa girseydi belki durumu kabullenir, baharı beklemenin ağır ama umutlu sabrına sığınırdı. Ama şimdi aradaydı. Arada kalmak, en yorucu olanıydı.

Sokaktan yaralı sandığı için eve getirdiği kedi, koltuğun altına sığınmıştı. Ona “Kafiye” adını vermişti; belki hayatının da bir uyak bulmasını ister gibi. Ama kedi, ismi duymamış gibi davranmıştı. Hatta sanki o ismi reddetmişti. Geldiğinden beri aynı yerde duruyor, ne iyileşiyor ne de kötüleşiyor, sadece duruyordu. Gözlerinde, alıştığı yerden koparılmış bir canlının sessiz öfkesi vardı. Zorla sunulan sevginin ağırlığını taşıyan bir bakış.

“Kim ister ki zorla verilen sevgiyi” diye düşündü. “Kim ister alıştığı yerden koparılmayı.” Kedinin huzursuzluğu, içindeki eski bir yarayı yokladı. Belki de kendisi de aynı yerde duruyordu: bir koltuğun altında, görünmeyen bir köşede, kimsenin dokunmasını istemeden. Ona sevgi gösterenlere direniyordu. Sadece güven sorunu değildi bu; daha derinde bir şey vardı. Çünkü önce kendisinin sevmesi gerekiyordu. O sevince, karşısındakinin ne yaptığı çok da önemli olmuyordu. Ama o ilk adımı atmadan hiçbir şeyin anlamı yoktu.

O gece umutla bekledi. Belki Kafiye çıkar, belki bir adım atar, belki bir şey değişirdi. Ama sabah olduğunda kedi hâlâ aynı yerdeydi. Gözlerinde bir yabancılık, bir kabulleniş değil, bir kaçış isteği vardı. İşte o an anladı: Bazı yaralar evde değil, geldiği yerde iyileşirdi. Ertesi gün onu aldığı yere götürdü. Kedi, sanki hiç gitmemiş gibi çevresine karıştı. Bir an dönüp baktı mı, emin olamadı. Belki baktı, belki bakmadı. Ama o bakışın içinde bir teşekkür yoktu; bir suçlama da yoktu. Sadece özgürlük vardı.

Eve döndüğünde koltuğun altı bomboştu. O boşluk, kedinin yokluğundan çok, kendi içindeki eksilmeyi gösteriyordu. Hazan, evin içine taşınmıştı; odalar sararmış, duvarlar solmuş, hava ağırlaşmıştı. Bir şey eksikti. Bir şey geri dönmeyecekti.

Kış sessizce gelip evin içine çöktü. Soğuk, duvarların arasından sızıp düşüncelerine kadar ilerliyordu. Günler birbirine benziyor, geceler aynı karanlıkla kapanıyordu. Ama bir sabah, pencerenin önünde dururken fark etti: Hava hâlâ soğuktu ama ışık değişmişti. Kışın keskin, bıçak gibi ışığı değil; daha yumuşak, daha çekingen bir aydınlık vardı dışarıda. Sokağın köşesindeki ağacın dallarında minik tomurcuklar belirmişti. Henüz açmamış, hatta açmaya niyetli bile görünmeyen, sadece “buradayım” diyen küçük kabarıklıklar.

O an anladı: Bahar, önce insanın içine gelir. Dışarıdaki tomurcuklardan önce, içindeki bir yer kabarır. Kendini uzun zamandır ilk kez hafif hissetti. Hafiflik mutluluk değildi; ama ağırlığın azalması bile bir başlangıçtı.

Bahar ilerledikçe, içindeki tomurcuklar da sessizce açılmaya başladı. Günler uzadıkça, o da uzadı. Adımları, nefesi, düşünceleri… Kışın içe kapanan sesi, baharla birlikte dışarı doğru genişliyordu. Bir gün sahile doğru yürüdü. Hava hâlâ tam yaz değildi ama güneş, tenine dokunurken bir söz veriyor gibiydi: “Yakında ısınacaksın.” Deniz kokusu içindeki sıkışmış havayı dağıttı. Rüzgâr saçlarını savururken, kıştan kalan son tortuların da uçup gittiğini hissetti.

Özgürleşme, büyük bir karar değil; küçük bir kabullenişti. Kendini olduğu gibi bırakmak. Geçmişi zorlamamak. Gidenleri tutmamak. Kalanlara yük olmamak.

Ve yaz sonunda geldi. Sessizce değil; genişleyerek, yayılıp her köşeye sızarak. Güneş artık sadece ışık değildi; bir çağrıydı. Tenine değen sıcaklık, uzun zamandır unuttuğu bir şeyi hatırlatıyordu: Kendine ait olmanın hafifliğini. Ev, kışın ağırlığını çoktan üzerinden atmıştı. Pencereler daha uzun süre açıktı, perdeler daha çok rüzgâr alıyordu. Koltuğun altındaki o eski gölge yoktu artık. Ne Kafiye’nin izi ne de onun bıraktığı boşluk. Boşluk kapanmamıştı; ama artık bir yara gibi değil, bir alan gibi duruyordu.

Bir sabah erkenden dışarı çıktı. Sokak, yazın o kendinden emin sessizliğiyle doluydu. Denize vardığında, dalgalar kıyıya vururken sanki bir şey fısıldıyordu: “Artık hazırsın.” Kumlara oturdu. Ayaklarının altındaki sıcaklık, içindeki son buz parçalarını da eritti. Kıştan kalan tortular, hazanın kırılganlığı, baharın çekingenliği… Hepsi birer birer çözülüyordu.

Artık kaybolmuş değildi. Artık yalnızlık bir sığınak değil, bir özgürlük alanıydı. Artık mevsimler onu sürüklemiyor; o kendi mevsimini taşıyordu.

Yazın tam ortasında, kendi içine doğru genişledi. Ve ilk kez, gerçekten ilk kez, kendine fısıldadı:

  “Ben artık varım.”

Hamiş: Bu öykü, aslında kimseye söyleyemediğim bir sessizlikten çıktı. Hâlâ hazandayım; içimde bazı şeyler eksiliyor, bazı kapılar kapanıyor, bazıları hiç açılmıyor. Bir kedinin gidişi bile insanın iç dengesini bozabiliyor ve benimkini bozdu. Ama o bozulmuş hâlin içinde kendime bakmayı öğrendim. Bu metni güçlü görünmek için değil, güçsüzlüğümün de bir yeri olsun diye yazdım; kırılganlığımın da bir sesi olsun istedim. İçimde çok küçük, neredeyse görünmez bir ışık var—bazen tamamen söndüğünü sanıyorum, sonra bir bakıyorum hâlâ orada. Belki umut değil bu; belki sadece hayatta kalma içgüdüsü. Belki de insanın kendine tutunma biçimi. Hâlâ hazandayım, ama artık biliyorum: Yaz dışarıdan gelmiyor,

Bu Eseri Paylaş:

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Sıradaki içerik:

KAFİYE-Lİ “Mevsimlerin Öyküsü”-YADİGAR ESKİ

deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co

Geleceği oluşturacak her yeni günün bir öncekinden daha güzel, arzularına uygun ve seni mutlu edecek şekilde olmasını dilerim. 2026 sana uğur getirsin!