
Bir devir kapanırken; çevrilen sayfa, uyanılan yeni bir gün değiştirir insanın hayatındaki her şeyi.
“Tamamdır Ece Hanım, biz sizi arayacağız.” Diyerek ayağa kalkerken gözümden kaçmadı yüzündeki o tipik nezih gülümseme.
“Sizden haber bekliyor olacağım.” Sözlerimle ayağa kalkıp karşı tarafın söylemek istediği ama dilinin dönmediği cümleleri söyleyen gözlerinin içerisine dik dik bakarken yalandan attığım tebessüm eşliğinde nezaketen sıktık uzatılan eli.
Dışarıya adımımı atar atmaz derin bir nefes almamla açıldı zihnimin kapıları, girdi içeriye bütün davetsiz düşünce misafirleri. “Burası da aramayacak Ece bunu iyi biliyorsun!” düşüncesi başladı ilk olarak, biraderi “Bir günü daha boş geçirdin aferin sana Ece!” düşüncesi hiç boş durur mu(?) o da katıldı sohbetin ortasından. “Oysa anneme de sormuştum ‘Ne giyip gitsem daha uygun olur?’ diye.” Düşüncesi her ne kadar motive etmeye gayret etse de nafile.
Sahi annemin de söylediği kıyafetleri giymişti bu sefer. “Bu görüşme farklı olacak, kafasına göre giyinen bir Ece yok! Anasının sözünden çıkmayan bir Ece var!” diyerek çıkmıştım evden. “Bazı şeyler kıyafetle olsaydı, Hoca ‘Ye kürküm ye!’ diye bir şey demezdi!” düşüncesi de dahil olduğu vakit adımlarımı seyreltip baştan sona şöylece bir kendime baktım.
Sahi sabah vakti annem ne demişti? “Lacivert giy kızım, daha resmi ve güven veren bir renk.” Sonrasında eklemişti sanırım “Lacivert giyeceğim, diye gidip de kot ceketini giyme bak! Geçenlerde blazer ceket almıştın onu giy içine de beyaz keten gömlek.” Derken babam da dahil olmuştu sohbete “Bir tane de lacivert kravat tak kızım. Madem resmi yere görüşmeye gidiyorsun âdet yerini bulsun da resmi giyin.” Sözlerine karşı çıkmıştı anam “Sen bakma babana Ece’cim. Kravatı boş ver hem sen boğulursun kravatla ben bilirim seni.” Demesinin ardından devam mı etmişti kombini nasıl yapacağıma dair tavsiyeler vermeye?
Hafızam beni şaşırtmıyorsa şayet “Yüksek topuk giyme kızım, ayağını ağrıtır rahat da yürüyemezsin. Varsa alçak topuk veya daha hafif ama bir o kadar zarif bir şeyler giy.”
“Anne tamam da beyaz gömlek, lacivert blazer ceket peki pantolon olarak? Her şeyi söyledin bunu da söyle.”
“Keten pantolonun yok mu şaşkın kızım benim?”
“Var anne.”
“Giy işte onu. Ceketle aynı renk olmasa bile renk tonunu tuttursan da olur.” Diyen annemin sözünden çıkmadan dediği şeyleri giymiştim. Ama sanırım üzerimdeki ne ceket ne de keten pantolon yeterli oldu. Ucundan tuttuğum ceketi serbest bırakırken fark ettim olduğum yerde, tam yolun ortasında, durup öylece beklediğimi.
Gözlerimi kısarak derin bir nefes aldıktan sonra sessizce “Bu sefer yiyemedin be kürküm!” diyerek tekrar attım adımım ileriye doğru. Her ne olursa olsun daima ileriye gitmektir gayem, düşüncesi kafamın içerisinde dolanan “Başarısızsın! Buradan da eli boş döndün! Başka sefere de eli boş döneceksin!..” düşüncelerini teker teker kovarken omuz çantamın kulpunu sıkıca tutarak karıştım sokağın kalabalığına.
Birkaç metre gidince gözüme takılan “coffee shop” yazan ilk yere attım kendimi. İçerideki taze çekilmiş kahve kokusuna ek olarak mekânın dekorasyon gereği kullandığı ahşapların kokusu burnumu ve genzimi açarken etrafa bakmadan lavabonun yolunu tuttum. Bildiğim bir kahveci, lavabosunun hijyenik olduğuna güvendiğim bir yer, derken girdim içeriye. Çantamı musluğun yanında kuru olduğuna inandığım bir yere koymamın peşi sıra aynadan hayalet görmüş gibi bembeyaz kesilen yüzüme bakarken ellerimi sensörlü çeşmenin önüne getirerek akan suyun avuçlarıma dolmasına izin verdim. Dolan suyu birkaç kere yüzüme çarpınca hafif yapılmış akan makyaja aldırış etmeden yanı başımdaki peçetelikten hunharca birkaç adet alarak yüzümü sildim, ferahlamış ve kendime gelmiş halimle tekrar aynaya baktım.
Kafamı hafif sağ sola sallayınca bir o yana bir bu yana savrulan at kuyruğu model saçım sol omzuma konarak öylece kala kaldı. Evden çıkmadan evvel yine annemdi “Kızım saçını topla.” Diye beni tembihleyen. At kuyruğunu bir arada tutan tokayı kökünden yavaş yavaş çekip çıkartırken serbest kalan saçlara şekil vermek için elimi biraz ıslattığım esnada içeriye giren bir çift yeni yetme gence takıldı göz bebeklerim. Ne kadar da hayat dolular, dedim kendi kendime.
Islak parmaklarımı saçıma sürerken kulak misafiri oldum yeni yetme sohbetlerine “Ya kanka Berke gelecekmiş ne yapacağız?”
“Sen de iyice abarttın kanka ya. Altı üstü gelecekler birer kahve içip sohbet edeceğiz işte!”
“Tabii senin için söylemesi kolay.” Konuşmaları esnasında ufacık çantalarından çıkardıklarıyla makyaj tazelemeye başladıkları sırada devam etti sohbetleri “Kızım zaten sen değil miydin bu çocuğa abayı yakan? Senin de işin görülür işte! Karşılıklı oturup sohbet edeceksiniz nesi var bunun!”
“Ya kanka öyle değil işte…”
“Eee yettin ama kanka! Güzel kızsın işte daha ne istiyorsun! Berke de göz zevki olan çocukmuş işte!” dediği yerde kendimi daha fazla tutamayarak ufağından gülmem üzerine gözleri bana takılmış olan kıza aldırış etmeden ıslattığım saçımın şekline oturması için kafamı hafif salladım.
İstediğim model tam olarak yerine oturup onlarla ilgilenmediğime emin olan yeni yetmeler sohbetlerine kaldıkları yerden devam ederken ben de sürdürdüm diyaloglarının kulak misafiri olmaya.
“Güzel miyim gerçekten?”
“Ah salak kankam benim! Çirkin ördek yavrusu seni!”
“Ya kanka…”
“Ne var kızım alla alla! Güzelsin tabii! Hem Berke de tek gelecek değil ya. Arkadaşını ben karşıma alırım Berke de senin karşında işte. Uzatma daha fazla!” demesinin ardından ellerini arkadaşının omzuna koyarak onu arkasından iteklerken “Hadi bakayım güzel kankam!” diyerek dışarı attı hem kendisini hem arkadaşını. Liseli ergenler ama çok da komikler, diye düşündüm tekrar kendi başım kalıp aynadaki yansımama bakarken.
Aşağıya indiğim gibi kahve sırasına girdim, kafamı dağıtacak belki de biraz motive edecek bir şeyler arayışı soktu beni bu sıraya. Çok geçmeden kendime küçük boy soğuk filtre kahve ısmarlayıp içeceğimi aldıktan sonra gözüme takılan ilk boş yere oturdum. Plastik pipeti kağıdından çıkarırken “Antalya’nın sıcak havasına karşı ferahlatacak soğuk bir şey, zorlu ve acı bir sabahın peşi sıra ‘çivi çiviyi söker’ diyerek daha acı bir şeye ihtiyacım vardı sanırım.” Düşüncesi eşliğinde pipeti koyu sıvıya daldırıp ilk yudumu aldım.
“Alo anne.” Dedim elimi çantama atıp çıkardığım telefonu alır almaz.
“Efendim Ececim.” Diyen annemin yumuşak ses tonu geldi telefonun diğer ucundan. Yüzüme ufak bir tebessüm konduran, gözlerimi dolduran o tını, zihnimi anlık boşaltıp tekrar kara bulutlar kaplatan o ince ses.
“Ece? Orada mısın kızım?”
“Ah evet evet buradayım anne.” Diyerek sıyrıldım kara bulutların arasından.
“Ne iyi oldu da aradın kızım, ben de seni düşünüyordum tam da.” Dedi her zamanki nazik ve ince sesiyle.
Acep neleri duymayı düşünüyordu, derken girdim söze “Kalp kalbe karşıymış annecim.”
Dili “Gerçekten öyle.” Dese bile gönlü kim bilir neler diyordur şimdi. Görüşmede olduğu gibi söylenmek istenen ama söylenemeyen ne de çok şey var insanın gönlünde.
Annem malum sohbeti açmayınca anladım benim açmamı beklediğini ama nasıl girecektim konuya? Belki de en doğru yöntem bana en son dedikleri şeyi farklı birkaç kelimeyle özetlemektir. “Onlar beni arayacakmış anne.” Dedim en nihayetinde. Evet bunu söyledim işte anneme. Beni arayacaklarmış, herkesin diline sakız olan belki de milletin ağzında rezil kepaze olan o cümleyi bir kere daha sarf ettim gönlü her daim benim yanımda olan anacığıma.
“Tamam kızım, acelesi yok bekleriz.” Dedi her zamanki gibi büyüklük yapıp alttan alarak. “Bir kere de farklı bir şey söylesen şaşardım Ece.” Diyecek hali yoktu ya zaten.
“Öyle anne.” Derken sesim buruk boynum bükük. Her ne kadar görmese de boynumun bükük olduğunu yürek anlıyor işte “Asma suratını kızım, ben senin gelmeni dokuz ay beklemişim bir haber gelmesini mi beklemeyeceğim sanki?” dedi en anaç sözlerini söyleyip her ne kadar babama karşı “Yok bey, bu sefer de aynı numarayı çevirmişler.” Diyen yüz ifadesini ve kafa sallama hareketini yaptığına emin olsam da bana belli etmeden yüzümü güldürme çabası içerisindeyken.
Telefonun diğer ucundan annemin de duyabileceği şekilde gülerek “Ne de güzel dedin anne!” dedim kendime gelme çabası içerisindeyken.
“E ne var kızım yanlışsa ‘yanlış’ de alla alla.”
“Yok yok sen haklısın, dokuz ay beklediniz beni.” Derken bir kez daha büktüm boynumu ama bu sefer değil kederden, mahcubiyetten….
“Şimdi ne yapacaksın kızım? Eve mi geleceksin yoksa?..”
Bazı sorular vardır basit gibi gözüken fakat öyle olmayan, ağır yükler bindiren. Basit bir cümleydi oysa annemin sorduğu ama cevap vermesi o kadar da basit değildi ne yazık ki. Sessizliğimi daha da uzatmadan “Biraz hava alacağım anne, daha sonra geleceğim eve.” Dedim önümde duran soğuk filtre kahveye bakış atıp sözlerin acısını tolere etmesi için bir yudum alarak.
“Tamam kızım, iyi eğlenceler.”
“Sağ ol anne.”
“Sonra konuşuruz madem. Benim de evde birkaç işim var.”
“Tamam anne, görüşürüz.” Diyerek kapadım telefonu bir kez daha boynum bükük tek başıma otururken.
Anneme telefonu kapattıktan sonra üniversiteden sıra arkadaşım Nisa’ya “Sen, ben kahve?” yazarak mesaj attım, koydum telefonu masanın müsait bir yerine. Tam etrafıma bakınıp çevreyi tarayacakken gelen sesle telefonu elime alarak göz attım düşen bildirime. “Çalışıyorum canım, başka zamana sözüm olsun.” Diye mesaj atmıştı dört yılı beraber devirdiğimiz sıra arkadaşım. Kısacık mesajda tek bir kelimeye takıldı göz bebeklerim “Çalışıyorum.” Ufak bir kelime nasıl bu kadar etkili olabildi de birkaç dakika boyunca takıldım ekrana.
“Ne zaman başladın çalışmaya?” yazdığım mesaja cevap gecikmedi “İki hafta önce işbaşı yaptım güzelim.”
“Hmm anladım… Hayırlı olsun canım.”
“Teşekküür ederiim.”
“:)”
“Sen ne yaptın canım?”
İşte tekrar karşıma çıktı bu sinir bozucu soru, düşüncesiyle ekrana tuşladım “Görüşmelerim sürüyor 🙁 Sanırım kimse beni işe almak istemiyor.” Yazdım ne kadar kendimi acınası bir durumda görsem de alaya vurmaya çalıştım, öbür türlü sahip çıkamazdım bu aklın sağlığına.
“Hmm… Kaldır bakayım o kafayı! Ben etrafıma bir sorup soruşturayım madem, sana haber ederim güzelim.”
Nasıl da tanıyor… Kafayı büktüğümü, kara kara gemileri bağladığımı nasıl da anladı… “Seni de ‘Biz sizi arayacağız Ece Hanım.’ Diyenler listesine ekliyorum o halde.”
“Haha çok komiksin! Gerçekten bak, etrafıma sorup soruşturup sana döneceğim güzelim!” yazarak elleriyle barış işareti yaparken kameraya gülümsediği bir fotoğraf gönderdi.
Önümde duran çeyreği bile içilmemiş kahveyi çekerek altına “Ben şimdi bu kahveyi tek başıma mı içeceğim? :(” yazdığım fotoğrafı gönderdim.
“Başka zamana sözüm olsun güzelim. Benim molam bitti, gitmek zorundayım. Çok öpüyorum seni! Benden haber bekle.”
“Tamam canım, sana iyi çalışmalar dilerim.” Yazdığım son mesajı da göndererek telefonu kapadım, çantaya attım.
Nisa’dan mesaj gelmeden evvel ne yapıyordum? Sanırsam etrafı gözlüyordum, düşüncesiyle geri döndüm oturduğum kahvecideki dünyaya. Etrafta gruplar halinde sohbet eden gençler; kafalarında kulaklık, önlerinde defter, yanlarında tablet ders çalışanlar; dörtlü olarak oturup hararetli bir sohbetin orta yerinde olan erkek grubu ve daha niceleri. Nerede acaba benim yeni yetmeler, diyerek belki gözüm ısırır diye etrafta sohbet eden kızlara dikkatlice bakmaya başladım. Ama yok ısırmadı kimseyi gözüm, belki de çoktan gitmişlerdir veya açık alanda ilerideki yerlere oturmuşlardır.
Onları yad etmişken düştü aklıma lise yıllarım… Ne günlerdi!.. Kahvemden okkalı bir yudum aldıktan sonra arkama yaslanıp sol elimi karnımın üzerine sağ dirseğim sandalyeye sabitlemişken parmaklarımı da kafama yaslayarak oturdum kara kara düşüncelerin tam göbeğinde.
Lise zamanları çok geride kaldı, çocuktuk o vakit ama büyüdüğümüzü sanırdık. Üniversiteye geçince anladım özünde lisenin çocukluk olduğunu. Akademi de bitti, artık “çocuk” diyebilecek misin kendine? Peeh! Ece kendine “öğrenci” bile diyemiyorsun artık ne “çocuk” olmasından söz ediyorsun!
Sahi bitti de mi? Öğrencilik statüm yani… Sona erdi artık… O kepler atıldığı anda son buldu o statünün etkisi. Sadece bir statü müydü? Hayır… Daha fazlası. Bir koruma duvarı, indirim kaynağı, bazen de masumiyet ismiydi “öğrenci”. Sen öğrencisin sana para harcatmayız, diyerek yemek ısmarlayanlar; sen öğrencisin senden çok para almam, diyerek uygun fiyattan satış yapanlar; sen öğrencisin yol paran azdır şimdi, diyerek indirimli bastırılan akbil kartlar. Hepsinin de ayrı bir tadı vardı. Parmaklarımın ıslandığını hissetmemle, burnumu çekmem bir oldu. Gözlerimden akan yaşlara ne mâni olabilmişim ne de farkında. Bir ceviz ağacı olmuşlar da ben farkında değilmişim. Çok da akmadan kendime geldim en nihayetinde. Bir de bu kılık kıyafetle kafenin orta yerinde ağlama be Ece!
Ne diyordum en son? Ha evet “öğrenci” olmak. Geri dönüşü olmayan bir statü, belki de bir sıfat benim için. Bir gün uyandım ve başladı yeni bir devir, bambaşka bir hayat. Bundan sonra da ne yağacağımı bilemez bir halde rüzgâra göre sürüklenip gidiyor gibiyim.
Kahveden bir yudum daha alarak etrafımda defter kitap, tablet kulaklıkla ders çalışan gençlere takıldı gözlerim. Tarihe bakılırsa final sınavları için harıl harıl çalışmaktalar. Sahi geçen sene bu zamanlar biz de final sınavları için uykusuz geceler geçirir kafein dolu dakikalar yaşardık. O zamanlar ızdırap gibi gelirdi ama şimdi bakınca ne de güzel zamanlarmış aslında.
Ece kendine çok yüklendin yine, düşüncesi zihnimin kapılarını çaldığı zaman bir adım geri atarak yer açtım zihnimde. Derin nefesler alarak kovdum bütün davetsiz düşünceleri, geriye sadece ben ve güzel anılarım kaldı. Tekrar yaşanması imkânsız olan ama yaşanmışlıktan geriye kalan güzel anılar.
Kahveden belki de son yudumu alarak gözlerimi kapadım ve zihnimin kendini tazelemesine müsaade ettim “Bir devri geride bıraktın Ece. Acısıyla tatlısıyla, zoruyla kolayıyla kapadın o defteri. Şimdi önünde yeni bir defter, yazılmayı bekleyen yeni sayfalar var. Onları iyi değerlendir ve güzel şeyler yazarak doldur her bir sayfayı. Çevrilen her sayfa kitabın sonuna bir adım yaklaşmak demektir. Bir kitap biter ve yer yer toz tutmuş rafların arasından sayfaları saramaya yüz tutmuş yeni bir kitap sana göz kırpar ‘Beni oku! Buradayım!’ diye. Öğrencilik devri bitti, sırada ‘Profesyonel hayat’ devri sana göz kırpıyor. Bu devri de atlatacaksın Ece!”
Gözlerimi açmadan önce derin bir nefes aldım, ciğerlerimi boşaltıp göz kapaklarımı yavaş yavaş aralarken herkesin sorduğu malum soruyu bir de ben sorarken buldum kendimi “Şimdi ne yapacaksın?”
Öğrenci – Can GADİRLİ
deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co
Geleceği oluşturacak her yeni günün bir öncekinden daha güzel, arzularına uygun ve seni mutlu edecek şekilde olmasını dilerim. 2026 sana uğur getirsin!
Yorum Yaz