
Ev kocamandı; yüz kırk metrekarelik evin odalarına sığamamıştı da, on metrekarelik camla kapatılmış balkona sığınmıştı. Odaların az olduğuna hükmeden ev sahibinin camla kapattığı bu balkon, “ya bir gün lazım olur” diye saklanan eskilerin deposuydu.
Camın ardında;
” Neyin eskisi; duygunun mu, zamanın mı?”
Camın ardına…
“Eski işte… Ötesini kurcalama.”
Saklanan eşyalarla birlikte varlığı bilinen kendisi unutulmuş muydu, bundan emin olamıyordu.
Camın ardında duran masa, sandalye, defter ve kitap, camın ardına nefes. Onlar durdukça fazlalık da eksiklik de önemsizleşiyordu. O görünmezken dünya akıp gidiyordu. Kalemi elinde, defterin kenarında bekleyen cümlelerle; izliyor ve kaydediyordu.. Yazdıkça görünmezleşiyor, sustukça daha çok var oluyordu.
Dostu ona yetiyordu. Mamasını yerken mırlaması, uykusu gelince kucağına çıkıp başını koluna yaslaması… Bir sıcaklık, bir nefes.
“Beni anlıyor.”
Bakışları ve dokunuşları yetiyordu; konuşmaya gerek yoktu. Kitaplarsa sürekli konuşma halindeydi. Belki de en çok burada, camın ardında, görünmez olduğunu bilerek kalbinin atışını koruyabiliyordu. Saklanış bir yok oluş değil, nefesin kendine yer açışıydı.
Bir gün evden dışarı çıkması gerekti.
Kaldırıma ulaştıran merdivenin son basamağına geldiğinde, gök gürültüsünü andıran sokağın kalabalığı şimşekler gibi üzerine yürüdü. Yutulmaktan korkarak geri çekildi. Nefeslenmek için durdu.
Bir… iki… üç… Al, ver.
Göğsü heyecanla şişip kabarıyor, sonra sönüyordu. Nefes almayı yeniden öğrenen bir öğrenci gibiydi. Yapabildiklerini tekrar ederek hafızasını tazeledi. Bir zamanlar içinde olduğu kalabalığa, nefesini tutarak daldı. Artık onlardan biriydi.
Bir şeyler değişmiş miydi?
Biraz alışılmadık, biraz aşina. Hatırlanmaya değmez ama unutulması da mümkün olmayan.
Kalabalığın arasında düşüp ezilmekten korkarak onların hızını taklit etti; aktı. Ta ki tarçın ve vanilya kokularının durdurduğu fırının önüne gelene kadar. Fırına girdi.
Telaşlı eller, yorgun bir yüz… Gevreğin saman kâğıda sarılıp kasaya doğru itilmesi, para üstünü alıp yeniden sokağa çıkması ışık hızında olup bitti. Sokaktaki sel bu sırada biraz sakinleşmişti.
Elinde sallanan poşetin farkında bile olmadan karşıya geçti. Sarı saman kâğıdını açtı, dökülmüş susamları yere silkeledi. Henüz çocuk sesleriyle dolmamış parkta, güneşin ondan önce gelip yerleştiği bankı seçti.
Kumrular ve serçeler susam tanelerini didiklerken, kediler miskince yanına sokuldu. Bir lokma gevrek, bir parça peynir… Küçük bir aile kurulmuştu orada. Bir çay olsa fena olmazdı ama sıcak plastik bardağı elde taşımaya cesaret edemedi. Son zamanlarda titremesi artmıştı.
Dişlerine hayıflandı. Zaman hoyrattı. Dişlerini anlardı; içtiği meretin marifetiydi belki. Ama ya elleri? Bu titreyişin nedeni neydi? Omuz silkti. Boşver.
Güneş nazlanarak gelip usulca gözlerine yerleşti. Kamaşan gözlerini eliyle gölgeledi. Park, bir ara insan selinde kaybolur gibi oldu; sonra zaman tek tük geçişlere bıraktı kendini.
Okul zili dersin bittiğini ilan ettiğinde, park çocuklarını bekliyordu. Anneler kucaklarını açmıştı. Gürültü parka korkuyla karışık bir neşe bıraktı. Kediler bankın altına, ağaç diplerine saklandı. Ağlayanlar, gülenler, el ele tutuşanlar… Salıncak sırasında itişip yere düşenler…
“Yeter bu kadar,” deyip çocuklarının ellerini çekiştiren anneler, fırından gelen tarçın kokusuna ve vaatlere sığındı. Kurabiye kırıntıları dudaklara yapıştığında park çoktan unutulmuştu.
Sonra park gençleri bekledi.
Terk edildiklerinde şiirlerle mesken tutacakları sol yanlarını, saçlarında elma kokusu taşıyan sevgililerine ayırmış delikanlılar; ellerinde gül, duvar diplerinde, kaldırım kenarlarında saatlerini ve karşı kaldırımı kolladı. Parkın ücra köşelerini bulmakta ustaydılar. Hayal ettikleri busenin peşinden oralara sürükleniyorlardı.
Karanlık çöküp herkes yuvasına çekildiğinde, gençliklerinden bildikleri köşelerde bu kez yalnız adamlar belirdi. Ellerinde siyah poşetler, geceye sidik ve kusmuk kokusu bırakacaklardı… Kan kırmızısı şarap kokusu parka sinmeden, oturduğu banktan usulca kalktı.
“Daha fazlasını görmeye gerek var mı?”
Her şey bıraktığı gibi…
Bıraktığı !?
Park her seferinde yeni bir kalabalığı ağırlıyordu: çocuklar, sevgililer, yalnızlar… Her biri kendi sesini bırakıp gidiyordu. Görmeye değer miydi? Az da olsa nefes almıştı.
Bir daha yapar mıydı?
Eve girince, rahatlamış halde nefesini bırakıverdi. İyi olmuştu çıktığı. Bunu sık sık yapsa… Söylediğine kendisi bile inanmadı.
Zamanı gerisin geri sarıp, evinden hiç çıkmamış gibi on metrekarelik alanına döndü. Görünmez olduğunu bilse de bu saklanışın nedeni neydi?
Bilse…
CAMIN ARDINDA-ÖMER ÇOLPA
deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co
“Bazı kelimeler karanlıkta anlam kazanır.”
Yorum Yaz