Saudade Melodisi ve Hayvanseverler Apartmanı
Kışın en beyaz günlerinden birinde başladı bizim hikâyemiz. Diz boyu karın örttüğü sokaklarda yürümek zordu; nefesimden çıkan buhar, burnumun buz tutmuş ucu, beni parka doğru sürükleyen sessizlik… Bu sessizlikte sadece karın görkemli, masalsı büyüsü değil; içimde giderek çoğalan ve tarif etmesi güç bir özlem de vardı. Portekizlilerin “saudade” dediği o garip duygu… Tatlı bir anıyla harmanlanmış bir hüznün karmaşık dokusu misali, içimi usulca kaplıyordu.
Nasreddin Hoca Gülmece Parkı’na vardığımda, adındaki o neşeli tezat kışın beyaz örtüsü altında büsbütün keskinleşmişti. Heykellerin üzerini kaplayan kar, mizahın muzip hatlarını silmiş; geriye donmuş bir sessizlik bırakmıştı. Orada karşılaştığım sevimli dostlarımız, ilk kar sevincinin coşkusunu geride bırakmış, yerini soğuğun ağır suskunluğuna bırakmışlardı. Birbirine sokulmuş üç beş canın titreyen gölgelerini gördüğümde, içimde eski bir görüntü belirdi: Annemin, soğuktan korunmaları için çiçeklerin üstünü özenle örttüğü o çocukluk günleri… Doğanın kusursuz işleyişine rağmen, bazen ufak bir yardıma ihtiyaç olduğunu o an bir kez daha hatırladım.
Kulaklarımızı sağır eden o soğuk suskunluğu bozacak ilk adımı atmak, annemin şefkatli elini kışın ortasına uzatmak demekti. İşte o gün, fark ettiğimiz bu ihtiyaca omuz vermek için harekete geçtik. Aydın Bey, cebinden çıkardığı çakısıyla ilk tahta parçası yontmaya başladığında, heykeltıraşlığın sadece taşa veya çamura şekil vermek olmadığını anladım. O, canı kurtaracak bir sığınağın mimarıydı. Kirli sakalına tutunmuş kar taneleri nefesinin sıcaklığıyla erirken, elleri donma noktasına gelen havaya meydan okurcasına hızla hareket ediyordu. Özlem Hanım ise rüzgardan uçmasın diye naylon brandanın bir ucundan bastırıyordu; parmakları soğuktan kızarmıştı ama gözlerindeki o kararlı ışıltı içimizi ısıtmaya yetiyordu.
İlk çiviyi çaktığımız o an, çekiç sesinin parkın sessizliğinde yankılanışı sanki kalplerimizin ritmini de değiştirdi. O ilk kulübe, alelacele bir araya getirilmiş birkaç tahta parçası ve çadırdan ibaretti belki; ama bizim için dünyanın en korunaklı sarayıydı. Akşama doğru kafasını o dar kapıdan içeri uzatan ilk kedi, ardından içeri sığınan ürkek bir köpek… Onların o ilk ısınma anı, gözlerindeki o minnettar teslimiyet, içimizdeki saudade hüznünü unutturup yerine bambaşka bir yaşam sevinci üfledi.
İlk önce bir parkla başladı bu çaba, sonra ikinci bir parka yayıldı; derken daha büyük bir topluluğa dönüştük. Zamanla birbirimizi gözeten, aynı amacı paylaşan kocaman bir aile olduk. Parklar yetmez olduğunda, kalplerimizde biriken o köklü özlem ve sevgi, nihayetinde betonun ve tuğlanın soğukluğunu alt edecek o somut yapıya dönüştü: Hayvanseverler Apartmanı.
O ilk çekiç darbesinin üzerinden kaç mevsim geçtiğini sayamamıştım ama apartmanın kapısından içeri adım attığım o ilk gün, zamanın tersine aktığını hissettim. Burası sıradan taş ve tuğladan yapılmış dört duvardan ibaret bir bina değildi; bizim saudademizi, sevdiklerimize dair özlemlerimizi, anılarımızı ve yitirdiklerimizi ölümsüzleştiren canlı bir hafıza sarayıydı. Zaman nehir olup akıp giderken birlikte dokunduğumuz canlılar, uğurlamak zorunda kaldığımız dostlar ve beraber yaşadığımız neşeli anlar bu duvarların arasında ebediyen mühürlenmişti.

Bugün apartmanın fotoğrafına baktığımda, duvarlarından yükselen fado tınılarını duyar gibi oluyorum. Yitirdiğimiz canlara duyduğumuz o derin, tarif edilmez özlemi fısıldıyor koridorlar. Ancak bu hüzün hiçbir zaman bizi aşağı çekmiyor; çünkü odalarında yankılanan bir samba ritmini, tedavi edilen bir yavrunun ilk adımlarına eşlik ederken duymak, pencerelerindense uçuşan bossa nova melodilerini hissetmek hala mümkünmüş gibi geliyor. Bizim saudademiz; kaybettiklerimizi ve birlikte yaşadığımız eşsiz hatıraları anımsatan, hem hüzün dolu hem de yaşamla dolup taşan benzersiz bir ezgi gibi… Kulaklarımızdan hiç eksilmeyen, o en içten şarkı gibi…
Karın sessizliğinde başladık,
Bir apartman dolusu umutla yaşadık.
Kaybettiklerimizin hatırası,
Saudade’nin şarkısı…
Birlikte ısındık kış gecelerinde,
Birlikte büyüdük park köşelerinde.
Her can bir nota, her anı bir melodi,
Saudade’nin ezgisi…
Öykünün Felsefi Arka Planı: Saudade ve Fado
Bu öykü, adını Portekiz kültürünün en köklü ve tercümesi en zor kavramlarından biri olan **”Saudade”**den alır. Saudade; sıradan bir özlem veya nostalji değildir. Artık geri dönmeyeceğini bildiğimiz birine, kaybedilen bir geçmişe ya da belki de hiç var olmamış bir hayale duyulan, içinde hem derin bir hüzün hem de o geçmişin güzelliğinden doğan gizli bir mutluluk barındıran karmaşık bir duygudur.
Öyküde yükselen müzikal ritimler ise bu duygunun coğrafi ve ruhsal yolculuğunu simgeler:
-
- Fado: Portekiz’in liman kentlerinde doğan, denize gidip dönmeyenlerin, kayıpların ve kaderin müziğidir. Öyküde, uğurlamak zorunda kaldığımız dostların ardından tutulan ortak yası ve apartmanın hafızasını temsil eder.
- Samba ve Bossa Nova: Fado’nun Atlas Okyanusu’nu aşarak Brezilya’da kazandığı yeni kimliktir. Hüznün içinden yaşam enerjisi, ritim ve umut çıkarma sanatıdır. Apartmandaki tedavi edilen canların hayata tutunuşunu, neşeyi ve geleceğe olan inancı simgeler.
Nasreddin Hoca Gülmece Parkı’nın kış sessizliğinde başlayan bu yolculuk, saudadeyi sadece bir hüzün olarak bırakmaz; onu dayanışmayla, sevgiyle ve müzikle yaşayan bir anı sarayına dönüştürür.
Yorum Yaz