

BİR ŞEHRİN HAFIZASINDAN ÇIKINCA-OKUR YORUMU
Ayşe Özçelikler‘in Yaşadığım İzmir kitabının kapağını henüz kapattım. Kalbimi bıraktığım kitaplardan biri oldu. Sayfalar arasında dolaşırken kendi çocukluğumun sokaklarına uğramış gibiydim. O yıllarda hayatımızın doğal parçası olan pek çok şeyin bugün sessizce eksildiğini yeniden fark ettim.
Geçen hafta okuduğum bir başka kitap da beni benzer sorgulamalara sürüklemişti. Bu kez ise kaybettiklerimizin yalnızca insanlar ya da mekânlar olmadığını düşündüm. Birlikte yaşama kültürümüz, mahalle olabilme hâlimiz, birbirimize karşı taşıdığımız görünmez sorumluluklarımız da yavaş yavaş hayatımızdan çekilmişti.
Ayşe Özçelikler kendi mahallesini, sokağını, komşularını anlatırken bir anda benim çocukluğumun insanları çıkıp geldi karşıma. Yoksul olan komşu bilinirdi ama bunu ona hissettirmeden destek olunurdu. Kimsenin mahcubiyetinden gösteri çıkarılmazdı. Yardımın da bir edebi vardı.
Sonra ister istemez bugünü düşündüm. Toplu taşımada herkesin telefon konuşmalarına istemeden ortak oluyoruz. Küfürlü konuşmalar gündelik dilin sıradan bir parçasına dönüşmüş durumda. Bir zamanlar ayıp sayılan birçok davranış bugün rahatlıkla sergilenebiliyor. Değişen yalnızca kelimeler değil; birbirimize duyduğumuz saygının dili de değişiyor sanki.
Oysa Yaşadığım İzmir, yalnızca komşuluk ilişkilerini anlatan bir anı kitabı değil. 1966 ve sonrasının sosyal, ekonomik ve siyasal atmosferini de satır aralarında taşıyor. Bir şehrin hafızasını anlatırken aslında ülkenin hafızasını da kayıt altına alıyor.
Yazarın şu cümlesi kitabın ruhunu özetliyor:
“Kendinizden, ailenizden, şehrinizden… hayatların nerede olursanız olun bu ülkenin ve bu dünyanın insanlarından ve sokaklarından meydana geldiğini her birimiz yaşayarak öğreniriz.“
Bu satırları okurken yıllar önce severek okuduğum Tavuk Suyuna Çorba geldi aklıma. O kitap gibi insanın içini ısıtan, umut veren bir yanı var Yaşadığım İzmir‘in. Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey tam da bu: İnsana yeniden güvenebilmek.
Yürüdüğümüz sokaklarda, kurduğumuz ilişkilerde bir topluluk olduğumuzu unuttuk mu? Bireyselleşmek, yaşadığımız çevreye sırt çevirmek anlamına mı gelmeli? Kendimizi korumaya çalışırken birbirimizi kaybettik mi?
Kitapta altını çizdiğim bir başka cümle de buydu:
“Komşumda iyilik pişerse bize de düşer. Yeter ki o yemeği pişiren iyi, maharetli eller uyansın.“
Belki de bütün mesele bu cümlede saklı.
Kitaptaki “Yeni Gelin” öyküsü ise beni en çok sarsan bölümlerden biri oldu. O çaresizliği yalnızca bir mahallenin değil, bugünün toplumunun da çaresizliği gibi hissettim. Bu nedenle kız çocuklarının eğitimini, ekonomik özgürlüğünü ve kendine güvenini konuşmanın hâlâ ne kadar önemli olduğunu düşündüm. Çünkü güçlü bireyler yalnızca kendi hayatlarını değil, yetiştirecekleri nesilleri de dönüştürüyor.
Yaşadığım İzmir bana yalnızca geçmişi hatırlatmadı. Geçmişe özlem duymanın tek başına bir anlamı olmadığını da düşündürdü. Asıl mesele, o hatırladıklarımızdan bugüne ne taşıyabileceğimiz.
İyilik pişen sofraları, birbirini gözeten komşulukları, çocukların güvenle oynadığı sokakları yalnızca nostalji olarak anlatmak yerine yeniden kurabilmek mümkün mü?
Kitabı kapattığımda zihnimde kalan soru buydu.
BİR ŞEHRİN HAFIZASINDAN ÇIKINCA-SÜREYYA GEÇİCİ
Yorum Yaz