
Geçen hafta metnin içindeki izlerin peşine düşmüştük.
Başlangıçta gördüğümüz bir ayrıntının metnin sonunda başka bir anlam kazanıp kazanmadığını, bir kelimenin tekrarlandığında neden farklı hissettirdiğini ve yazarın daha önce söylediği bir şeyi neden sonradan yeniden söylediğini sorgulamıştık.
Bu hafta ise biraz farklı bir sorum olacak. Okur olarak vardığımız sonuçla, yazarın metni kurarken düşündüğü şey aynı olmak zorunda mı?
Geçen hafta Yalnızlığın Düğünü kitabından Hakan Seyrekbasan’ın “Kendini Bulma Sokağı” adlı küçürek öyküsünü okumuştuk.
Ben öyküyü okurken “kaybolmak”, “kendini aramak” ve “kendini yeniden bulmak” üzerine düşündüm. Özellikle: “Kendini nerede düşürdün?” sorusu bende güçlü bir karşılık buldu. Öykünün sonunda yer alan: “Aramayı bırakınca buluyorsun belki de hem kendini hem tılsımı cümlelerde.” cümlesi ise beni bir süre düşündürdü. Ben “tılsım”ı ilk anda yazmak ya da doğru cümleyi bulmak üzerinden okumamıştım. Daha çok insanın kendisini sürekli tanımlamaya, açıklamaya ve bulmaya çalışmaktan vazgeçmesi; başkalarının verdiği tanımlardan sıyrıldığında hâlâ kim olduğunu fark etmesi üzerine düşündüm. Sonra Hakan Seyrekbasan’ın atölyemize gönderdiği cevap geldi. Ve benim okumama yeni bir pencere açtı.
Hakan Seyrekbasan, öyküdeki soruların yalnızca bir anlatım biçimi olmadığını; soru sormanın, anlatmanın etkili yollarından biri olduğunu söylüyor. Kendini bulma düşüncesini de insanın kendisi hakkındaki bilgimizin sınırlılığı üzerinden ele alıyor.
Yakın okumanın amacı, yazarın ne düşündüğünü tahmin ederek doğru cevaba ulaşmak asla değil. Zaten atölyenin ilk derslerinde de “tek bir doğru” cevap olmadığını sizlerle konuşmuştuk.
Burada önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor. Bir metni okuduğumuzda: “Bence bu öykü yalnızlık hakkında.” diyebiliriz. Ama hemen ardından şunu sormalıyız: “Bunu metnin neresinden çıkardım?” İşte yakın okuma burada başlıyor. Ben “Kendini Bulma Sokağı”nı okurken kendi hayatımın içinden bir yere gittim. Siz başka bir yere gidebilirsiniz. Yazar ise metni yazarken bambaşka bir düşünceden yola çıkmış olabilir. Bunların birbirinden farklı olması, birimizin yanlış okuduğu anlamına gelmez. Fakat bir şartımız var: Yorumumuz metinden beslenmeli. Bir metin bize istediğimiz her şeyi söylemez. Biz de metne istediğimiz her şeyi söyletmemeliyiz. Bu nedenle bundan sonra kendimize üç soru soralım:
Metin ne söylüyor?
Ben bundan ne anlıyorum?
Bunu bana düşündüren metindeki ne?
Bu hafta Sayın Güncar Banger’in En Uzak Şehir isimli öykü kitabından “Gecikmiş Bir Ziyaret” adlı öyküyü seçtim.
Sayın Güncar Banger’in iznini alarak öyküyü atölyemizde paylaşıyorum. Kitabı henüz okumamış olanların da konuştuğumuz metne yabancı kalmaması için öykünün tamamını burada bulabilirsiniz.
GECİKMİŞ BİR ZİYARET
Ben olmadığımda, hâlâ var mıyım ben orada?
Uzaklardan babamı ziyarete geldim. Bunu ilk kez yaptım. Halbuki ruh durumumun izin verdiği zamanlarda bir mezarlıkta kabir aralarında dolaşmayı severim. Yola bakan mezar taşlarını okurum bazen. Kimilerinde sadece doğum ve ölüm tarihleri eşlik eder kişinin adına. Bazılarında ise bir tutam yazı vardır. Orada yatanı öven ya da hayata sitem eden yazılar… Şiir kırıntıları, geride kalanlara öğüt vermeye çalışan kısa bir cümle… Bunları kimler yazar? Ölen, ne yazılacağını ölmede önce kendisi mi belirler? Bir vasiyet mi bu? Ölümünden sonra bir başkası mı karar verir ne yazılacağına? Ya, bir mezar taşı bile olmayanlar? Onlar geride kalanlara birkaç sözcük de mi bırakamaz? Mezar taşları, hayat ve ölüme dair dilin gücünü temsil eder gerçekte… Bense varım, yaşıyorum ve buradayım. Bunun doğup büyümekten, farksız biçimde yaşayıp unutulmak üzere ölmekten daha başka bir anlamı olması gerekir. Yeni tatlar üretmeyen, lezzetsiz bir ömür yaşanmış sayılabilir mi?
Mezarlık sonrası yayıncıma uğradım. Yeni romanım sonunda raflara çıkmış. Kapak, bana gönderdikleri ilk örneğe göre çok daha güzel… Kitabın her şeyini önemsiyorum çünku satır aralarında hayatımdan ince izler taşıyor. Yazar hakkı olan kitapları yakında adresime gönderecekler. Yolda göz gezdirmek üzere bir tane alıp çantama koydum. Bu, insanın kendi geçmişini çantasında taşıması gibi bir şey… Oyle hissettim bir an.
Perona ulaştığımda tren henüz gelmemişti. Ortalık kalabalıktı… Eskilerde tren denince akla ilk gelenlerden biri rötar olurdu. Artık bunlar pek yaşanmıyor. Yine de ortalıkta bir ileri bir geri avare dolaşmak yerine bir an önce yerime oturmak ve hayallere dalmak istiyorum.
Genelde tek kişilik koltuk tercih ederim. Yoğunluk nedeniyle bu sefer tekli yer bulamadım. Ama yerimin pencere kenarı olması açısından şanslı sayılırım. Çantam kucağımda. Telefonumu sessize aldım, birkaç saat için de olsa hiç kimseyle
konuşasım yok. Kendimle yalnız olmak istiyorum. Yorgunum. “İzninizle” dedi belli belirsiz ve oturdu. Artık sağ yanımdaki koltukta bir genç adam var. Nedense, o hep oradaymış da ben görmemişim gibi geldi. Göz ucuyla baktım. Benim de sevdiğim tarzda bir spor takım giymiş. Tanıdık bir erkek parfümü duyumsadım. Belki de beynim bana yaramaz bir oyun oynuyordu. Bu arada hem yazdıklarımı hatırlamak hem de baskı kalitesini gözden geçirmek için çantamdan kitabımı çı-kardım.
Kitabın sayfalarını rasgele karıştırırken genç adamın sesiyle irkildim: “Babanızı siz mi öldürdünüz?” Şaşkın ifadeyle ona doğru dönerek “Bana mı soruyorsunuz?” diyebildim. Gözlerinden merak okunuyordu: “Evet. Kitabınızın satır ara-larında bunu hissettim.” Galiba kitabı tamamladığımdan bu yana birinin bana bu soruyu sormasını bekliyor gibiydim: “Evet” diye haykırdım. Bu aşırı sesten kendim de rahatsız olmalıyım ki, cümlenin devamını ancak kendim duyabildim: “O, annemi öldürdü; ben de onu öldürdüm.” Sanırım, genç adam bunu duymadı. Ama kitabımı okumuş olmasından dolayı bir an da olsa mutlu hissettim kendimi. Genç adam, sorduğu sorunun arkasındaki hikâyemi dinlemek ister miydi acaba?
Bunu ona sormadan anlatmaya başladım. O dinlemese bile ben kendimi dinlemek istiyordum.
Anlatmadığım için çevremden pek fazla insan bilmez. Annemi henüz üç yaşında, küçücük bir çocuk iken yitirdim. Öldüğünde o da yirmi dört yaşındaymış. Anne gerçeği, onu yaşamamış bir çocuk için ancak bir hayaldir. Abartmak gibi ol-masın ama annem gerçekten var mıydı, yaşamış mıydı; bazen bundan emin olamam. Eğer annemin geçirdiği hastalık sırasında babam daha ilgili olsaydı muhtemelen onu yitirmezdim ve bu ıstırap tüm yaşamıma mil çekmeyebilirdi.
Erken bir yaşta herhangi bir nedenle annesiz kaldığında; onun rahle-i tedrisinden de uzaklaşmış oluyorsun. Anneni yitirdiğinde; onun okulunu, onun öğretmenliğini, onun sevgi ve ilişki müfredatını, onun sana verdiği, senin de ömür boyu onurla taşıman gereken sevgi diplomanı da yitirmiş oluyorsun. Ben ne o okula gidebildim ne de o diplomayı alabildim.
Çocukluğumun ve gençliğimin erken yıllarında anneler gününden hep nefret ettim. O özel gün geldiğinde, kendimi daima eksikli hissederdim. İçime bir acılı karanlık basardı. Saatli Maarif Takviminin o günkü yaprağını minik parçalara ayırıp çöpe attığımı hatırlarım. Hele o, anneler günü kutlama tören-leri yok mu? Belki de bu tür törenlerden tat almayışımın altında geçmişten gelen bu ruh halim var.
Lisede sevdiğim ve özel değer verdiğim öğretmenlerimden biriydi. Halen sağ mıdır, nerededir; bilmiyorum. Benim insanlarım hiç ölmez. Yaşadığım sürece o öğretmenim anılarımda en farklı haliyle kalacak. Edebiyat ve kompozisyon derslerimize girerdi. Aynı zamanda da müdür yardımcısı ve edebiyat kolu gözetmen öğretmeniydi. Ben de edebiyat kolunda çalışan meraklı öğrencilerden biriydim. Başta sarı sayfalı defterime anılarımı olmak üzere bir şeyler yazmayı o yıllarda da severdim.
Hayat böyledir; neyden kaçarsan o seni bulur. Yine bir anneler günü haftasıydı. Kompozisyon öğretmenimiz ev ödevi olarak anneler günü konulu bir kompozisyon yazmamızı istemişti. İlk algım, bir kez daha derin bir acı yaşayacağım şek-linde oldu. Karaladığım her sözcükte geçmişte olduğu gibi anne sevgisinden yoksunluğun ezikliğini yaşayacaktım. Ödev tesliminden önceki son gece kompozisyonu yazmak için masa başına oturduğumda, ilginç bir ruhsal dönüşüme uğradım. Bu son damla bardağı taşırmıştı. O andan başlayarak içimde, aklımda, ruhumda ne varsa yazıverdim. Bir çocuğun annesizliğinin ve sevgi yoksunluğunun beni sürüklediği, ruhumun tüm karanlık ve gizemli dehlizlerine girdim çıktım, yazdım. Bu zihinsel boşalma, bana yorgunluk ile birlikte bir rahatlama duygusu verdi. Bir iki gün içinde de bu ödevle ilgili yaşadıklarımı unuttum. Belki de unuttuğumu sandım.
Sonraki günlerden birinde yanıma koşarak gelen bir arkadaşım bana edebiyat ve kompozisyon öğretmenimiz olan müdür yardımcısının beni çağırdığını söyledi. Bir yönetici tarafından çağrılmak, pek yaşadığım bir durum olmadığı için hem şaşırdım hem de heyecanlandım. Ne olabilirdi ki? Edebiyat kolu ile ilgili bir konu olabileceği düşüncesi ile odasına yöneldim.
Kapıyı tıklatıp içeri girdiğimde gördüğüm manzarayı unutmam mümkün değildi. Bu, hayatımda beynime bir fotoğrafın çakıldığı nadir anlardan biridir. Ağlamaktan gözleri şişmiş, yüzü kızarmış ve hâlâ gözlerinden yaşlar süzülmekte olan bir insan… Bu beklenmedik durum karşısında artan şaşkınlığımla “Beni istemişsiniz” dedim. Elindeki kağıdı işaret ederek, zorlukla “Bunu sen mi yazdın?” diye sorabildi. O kağıt, benim anneler günü ödevi olarak yazdığım kompozisyondu. “Evet” dedim. “Peki, çıkabilirsin” diyebildi. Karmakarışık olmuş halde odadan çıktım.
Dediğim gibi, öğretmenin odasında tanık olduğum bu durumu çok az insana anlattım. Her hatırladığımda da sanki yeniden yaşıyormuşum gibi duygularım yoğunlaşır, kalbim daha hızlı atar, gözlerim dolar, anılarım içimi yakar. Ama bu yaşa-nan sahne nedeniyle bir küçük çocuğun kalbinde ne türden, nice yoğunlukta bir sevgi yoksunluğu zehri damıtıldığını içim ezilerek hatırlarım. İçimdeki acı ve öfke, yazdığım sözcüklerden can bulup bir farklı kılığa bürünerek öğretmenimi de etkilemişti. Belki benim damıttığım zehrin etkisi, onun kimi anılarıyla çakışmış, sonuçta ruhunda bir kasırga oluşmuş, yaşlar gözlerinden sel olup akmıştı. Bu çetin deneyin öznesi neden ben olmuştum? Kader bu zehri damıtmak için neden beni seçmişti?
Annem sonrası hayat, benim için kakofonik nakaratını babamın belirlediği bir yalnızlıklar senfonisi oldu. Kapıyı yeni bir hayat şansı için açık bulduğum ilk fırsatta çıktım ve bir daha da geriye dönmedim. Babamı kendi kalbimde öldürdüm çünkü önce o bencil ihmalleriyle annemi öldürmüştü. Benim bir ailem hiç olmadı.
İneceğim istasyona yaklaştık mı acaba? Sürekli oturmaktan fazlasıyla sıkıldım.
Genç adamın da artık yerinde olmadığını fark etti. Ayağa kalktı. Nedense ayakları yere değmiyormuş gibi geldi. Adeta hafiflemişti. Karşıda, biraz uzakta iyi seçemediği birinin ona “Hadi, çabuk ol” anlamında el salladığını gördü. Onu yavaşlatan ağırlıklardan kurtulmanın verdiği bir rahatlıkla çiçekli taşlık yola doğru uçarcasına yürüdü. O an çözümsüz sandığı tüm sorular cevap bulmuş gibiydi. Geçmişin görünmeyenlerini şimdi daha iyi görebiliyordu sanki.
Nihayet gelebildik (barabara barabara barabara) acele edin lütfen yolu kapatmayın (barabara barabara) daha uçağa yetişeceğiz (barabara barabara) ne rahat insanlar var yahu (barabara barabara) huuu beyefendi beyefendi (barabara ba-rabara) hey burası son durak (barabara barabara) hışşt uyanın lütfen geldik (barabara barabara) uyuyor mu (barabara barabara) biri uyandırsın şu adamı (barabara barabara) zavallı elinde kitapla öylece kalakalmış
“Ben olmadığımda, hâlâ var mıyım ben orada?”
Öykü daha ilk cümlede bir soru soruyor.
Ama bu kez kendime hemen şu soruyu sormak istiyorum:
Bu soru bana ne vaat ediyor?
İlk bakışta bir varlık sorusu. “Ben yokken ben hâlâ var mıyım?” Sonra ikinci paragraf geliyor ve anlatıcının mezarlıklardan söz ettiğini görüyoruz. Mezar taşları… Doğum ve ölüm tarihleri… Geride kalanlara bırakılan birkaç cümle… Şiir kırıntıları… Öğütler…
Biraz daha ilerliyorum. Ve anlatıcı: “Bense varım, yaşıyorum ve buradayım.” diyor. Ama hemen ardından başka bir soru geliyor:
“Yeni tatlar üretmeyen, lezzetsiz bir ömür yaşanmış sayılabilir mi?”
Burada ben de duruyorum. Sadece nefes alıp vermek, yaşamak için yeterli mi? Bir insanın arkasında bir iz bırakması gerekir mi? İz bırakmak yalnızca büyük işler yapmak mıdır? Yoksa farkında olmadan dokunduğumuz insanların hayatlarında bıraktığımız küçük değişiklikler de birer iz midir? Ben de mezar taşlarını okumayı severim. Bazılarının yaşayanlara bir şey söylediğini düşünürüm. Bir pişmanlık, bir öğüt, bazen yalnızca birkaç kelime… Ama insanın bıraktığı iz her zaman taşın üzerine yazılmış bir cümle olmak zorunda mı? Belki de değildir. Belki bazı izleri göremeyiz. Burada metnin dışına çıkıp kendi hayatımı düşünmeye başladığımı fark ediyorum.
Ve yeniden öyküye dönüyorum. Anlatıcı mezarlıktan sonra yayınevine uğruyor. Yeni çıkan kitabından söz ediyor. Kitabını önemsiyor çünkü:
“satır aralarında hayatımdan ince izler taşıyor.”
diyor.
Burada “iz” kelimesi benim için yeniden beliriyor. Daha önce mezar taşlarında aradığımız iz, şimdi bir kitabın satır aralarında. Biraz sonra anlatıcı yalnız kalmak istediğini söylüyor. Trende tek başına oturmak istiyor. Ama yanına bir genç adam geliyor. Ve ben burada duruyorum. Çünkü anlatıcı yalnız kalmak istiyor ama yanında bir insan beliriyor. Üstelik bu insan, kitabını okumuş.
Ve ona soruyor:
“Babanızı siz mi öldürdünüz?”
İşte metin burada başka bir kapı açıyor. Anlatıcı artık yalnızca kitabından değil, hayatından da söz etmeye başlıyor.
“Bunu ona sormadan anlatmaya başladım. O dinlemese bile ben kendimi dinlemek istiyordum.”
Bu cümlenin altını çiziyorum.
Yazmak bir iz bırakma isteği mi?
Yoksa insanın kendisini dinleyebilmesinin bir yolu mu?
Belki ikisi de. Ama artık burada kesin bir cevap vermek istemiyorum. Çünkü metin henüz bitmedi. Anlatıcı annesinin ölümünden söz ediyor. Annesini üç yaşında kaybetmiş. Ve çok çarpıcı bir cümle söylüyor:
“Annem gerçekten var mıydı, yaşamış mıydı; bazen bundan emin olamam.”
Ben olmadığımda, hâlâ var mıyım ben orada?
Şimdi başka bir soru ortaya çıkıyor:
Birinin yokluğu da bir varlık biçimi olabilir mi?
Anlatıcı annesinin yokluğuyla büyümüş. Ama annesi hayatının her yerinde. Yani fiziksel olarak yok ama bıraktığı iz var. Burada “iz” kelimesinin öykü boyunca nasıl çoğaldığını fark ediyorum. Mezar taşları… Kitap… Anne… Baba… Öğretmen… Yazılan kompozisyon… Ve insanların birbirlerinin hayatında bıraktıkları izler…
Sonra anlatıcı anneler günü için yazdığı kompozisyondan söz ediyor. Yazıyor. İçindeki acıyı sözcüklere döküyor. Ve öğretmeninin gözyaşlarıyla karşılaşıyor. Anlatıcının kendi acısından doğan kelimeler, başka bir insanın acısına dokunuyor. Burada metnin benim için en önemli noktalarından biri ortaya çıkıyor: Bir insanın yaşadığı şey, başka bir insanın içinde nasıl yankılanır? Belki yazmak yalnızca iz bırakmak değildir. Belki bazen birine ulaşmaktır. Onunla aynı hal ve üzere bir buluşmadır. Ama bunu metnin kesin cevabı olarak söylemiyorum. Bu, benim metinden çıkardığım bir düşünce.
Sonra baba geliyor.
Anlatıcı:
“Babamı kendi kalbimde öldürdüm çünkü önce o bencil ihmalleriyle annemi öldürmüştü.”
diyor.
Ve hemen ardından:
“Benim bir ailem hiç olmadı.” diyor.
Burası benim için ilk cümlenin anlamını yeniden değiştiriyor. Başta: “Ben olmadığımda, hâlâ var mıyım ben orada?” diye sormuştuk.
Şimdi görüyoruz ki insanın yanında fiziksel olarak bulunan biri de onun hayatında olmayabilir. Baba vardır ama yoktur. Anne yoktur ama vardır. Yani metin, “var olmak” ile “hayatta olmak” arasındaki farkı düşündürüyor.
Ve sonra tren yolculuğunun sonuna geliyoruz. Genç adam yerinden kalkıyor. Hafiflemiş gibi. Ayakları yere değmiyor. Geçmişin görünmeyenlerini şimdi daha iyi görebiliyor. Ve son bölümde gerçekle kurmaca arasındaki sınır bir anda değişiyor. Genç adam yok. Anlatıcı elinde kitabıyla kalakalmış. Tren son durağa geliyor. Ve ilk cümle yeniden karşımıza çıkıyor:
“Ben olmadığımda, hâlâ var mıyım ben orada?”
Bu kez soru artık ilk okuduğumdaki soru değil. Çünkü artık kitabı biliyorum. Artık annenin, babanın, öğretmenin, kitabın ve yazılan kelimelerin bıraktığı izleri biliyorum. Ve ilk cümleyi yeniden okuduğumda şunu düşünüyorum: Belki insan bedeniyle olmadığı yerde, bıraktığı izlerle var olmaya devam ediyor. Belki kitap bunun bir örneği. Belki yazılan cümleler bunun bir örneği. Belki de sevdiğimiz, kırdığımız, dokunduğumuz insanların hayatlarında bıraktığımız izler…
Nihayet sonlanan bir ömür ve geçmişinin izlerini taşıyan kitabı kucağında, hayata veda ettiğini öğrenerek anlatıcının da hayatının nihayetine vardığını anlıyoruz.
Ve ilk cümle yeniden karşımıza çıkıyor: “Ben olmadığımda, hâlâ var mıyım ben orada?”
Varsınız demek istiyorum yazar.
Çünkü kitabınız kucağınızda. Çünkü anlattığınız hayat, yazdığınız cümleler ve bıraktığınız izler hâlâ burada.
Üstelik kitabın önsözünde yer alan şu cümle, öykünün sonunda benim için bambaşka bir anlam kazanıyor:
“Peki, ya anlatıcıya güvenilir mi? Bu öyküleri okurken gerçek ile kurmacadan hangisi diğerini üretiyor; karar vermek zor… Böyle yazmayı seviyorum. Bu kitapta okuyacağınız öykülerin düpedüz ‘gerçeği’ bu…”
Belki de gerçekten karar vermek zor. Anlatıcıya güveniyor muyuz? Trende yanına oturan genç adam kimdi? Kendi geçmişiyle mi karşılaştı, yoksa gerçekten başka birinin hikâyesine mi tanıklık etti? Belki bunların kesin bir cevabı yok. Ama benim için artık başka bir şey kesin:
Bir insan, hikâyesini anlattığı sürece bir yerlerde var olmaya devam ediyor.
Ve belki de “Ben olmadığımda, hâlâ var mıyım ben orada?” sorusunun cevabı, kitabın kendisinde saklı.
Bu hafta yaptığımız şey aslında önceki haftalardan biraz farklıydı. İlk cümleyi okuduk. Sonra ilk paragrafı. Sonra ilk sayfayı. Bu kez ise metnin başından sonuna kadar bir kelimenin ve bir düşüncenin izini sürdük. Başta: var olmak vardı. Sonra: ölüm geldi. Sonra: mezar taşları Sonra: iz Sonra: kitap Sonra: anne Sonra: baba Sonra: yazmak Ve sonunda yine: var olmak. Bence yakın okumanın heyecanı biraz da burada. Metni ikinci kez okuduğumuzda, ilk okumada yanından geçtiğimiz bazı kelimeler bizi durdurmaya başlıyor.
Bir öykü seçin. Öykünün tamamını okuyun. Sonra metinde tekrar eden bir kelime, nesne, görüntü ya da düşünce bulun.
Ve kendinize sorun:
İlk karşılaştığımda bana ne söylüyordu?
Son karşılaştığımda anlamı değişti mi?
Yazar bunu neden tekrar etmiş olabilir?
Ve en önemlisi:
Ben bunu metinden mi çıkarıyorum, yoksa metne kendimden mi taşıyorum?
İkisini de yapabilirsiniz.
Ama hangisini yaptığınızı fark edin. Amacımız kendi okuma biçimimizi fark etmek.
Bir metnin tekrarları bize ne söyler?
Bir kelime neden yazar tarafından yeniden çağrılır?
Bir nesne neden öykünün başında sıradan görünürken sonunda anlam kazanır?
Ve belki de en önemlisi:
Bir metni ikinci kez okumak, gerçekten aynı metni okumak mıdır?
Bunu birlikte keşfedeceğiz.
YAKIN OKUMA ATÖLYESİ – ATÖLYE 6
Yorum Yaz