
İlk üç atölyede kendimize bazı sorular sorduk.
İlk cümle bize ne söylüyor?
İlk paragraf bize ne vaat ediyor?
İlk sayfa bizi neden okumaya devam etmeye çağırıyor?
Bu hafta artık bu soruların cevaplarını metnin tamamında aramanın zamanı geldi.
Bunun için bu hafta Gri Kalemler’in editörlerinden Hakan Seyrekbasan’ın Yalnızlığın Düğünü isimli, küçürek öykülerden oluşan kitabından “Kendini Bulma Sokağı” adlı öyküyü seçtim.
Kitabı henüz okumamış olanlar için de üzerinde konuştuğumuz metni paylaşmak istedim.
Sevgili Hakan Seyrekbasan’ın bu çalışmamdan haberi yok. Kendisine buradan küçük bir davet de bırakayım: Yazımıza bir eleştiriniz ya da öykünüze dair bizimle paylaşmak istediğiniz bir düşünceniz olursa, gelecek hafta atölyemizde seve seve yer veririz.
Çünkü bu atölyede yalnızca okurun değil, yazarın da metne nasıl baktığını merak ediyoruz.
KENDİNİ BULMA SOKAĞI
– Kaybolmadan yolunu bulamazsın. Ne aradığını bilmiyorsan bir de…
– Biliyorum. Bazen şiiri konuşuyor, hiç düşünmeden, yağmurun taneleriymiş gibi dökülüyor kelimeler yüksek bir yerden, güzel ve kolay oluyor anlatmak. Kendi kendine konuşmanın imlâsız hali. Bazen de sesin oruçlu hali işte, tümü niyetli, anlatmak için güneşin batışını gözleyen cümlelerin. Mecbur bir bekleyiş, susmanın alfabesiz ve çaresiz bereketi.
– Neyi arıyorsun peki? Doğru cümleleri mi, anlatabilmek için? Yoksa doğru cümleleri bulacak ve söylemeye cesaret edecek kendini mi? Kendini bulacaksan eğer, kaybolduğundan emin misin? Bir isim, bir adres! Düşün kaybolduğun sokağı, kaldırım taşlarını, lambalarını, kuşlarını. Düşün kendini nerede düşürdün? Sevinçli miydin, hüzünlü müydün? Yalnız mıydın? Acıya mı yeniktin, belki korkuya esir… Düşün, o sokakta, en son ne zaman gülmüştün?
– Baktım her yere. Kaldırımlar yara bere, lambalar dilsiz. Ama biri dikiliyordu, kımıldamadan ve gölgesiz, sokağın uzak köşesinde.
– Aramayı bırakınca buluyorsun belki de hem kendini hem tılsımı cümlelerde.
“Yalnızlığın Düğünü” HAKAN SEYREKBASAN
İlk atölyemizde kendimize şu soruyu sormuştuk:
İlk paragraf bize ne vaat ediyor?
“Kendini Bulma Sokağı” şöyle başlıyor:
“Kaybolmadan yolunu bulamazsın. Ne aradığını bilmiyorsan bir de…”
İlk bakışta bir kaybolma hikâyesinin içine girecekmişiz gibi düşünüyoruz.
Ama hemen ardından gelen:
“Biliyorum.”
cevabıyla bunun fiziksel bir kayboluş olmadığını sezmeye başlıyoruz.
Demek ki burada aranan bir sokak, bir adres ya da kaybedilmiş bir eşya değil. Kendimiz.
İlk cümlenin bana verdiği vaat burada biraz daha belirginleşiyor:
Belki de bu öykü, yolunu arayan bir insanın kendisiyle karşılaşmasını anlatacak.
Ama benim için daha ilginç olan başka bir şey var.
Bu ilk cümleyi okurken kendi kayboluşlarımı düşünmeye başlıyorum.
Bir insanın “Kaybolmadan yolunu bulamazsın.” cümlesini duyması, yalnızca bir öğüt duyması değil. Kendi hayatındaki kayboluşları hatırlaması da mümkün.
Üstelik hemen ardından birinin “Biliyorum.” demesi bana bir çeşit arkadaşlık hissi veriyor.
Sanki biri:
“Seni anlıyorum. Ben de bu yollardan geçtim.”
diyor.
Bu yüzden ilk cümlede bana yalnızca bir arayış değil, aynı zamanda bir yoldaşlık da vaat edilmiş gibi geliyor.
Sonra metnin devamına bakıyorum.
İlk cümlede:
“Ne aradığını bilmiyorsan…”
denmişti.
Ardından soru değişiyor:
“Neyi arıyorsun peki?”
Bu küçük değişiklik bence çok önemli.
Çünkü artık mesele kaybolmak değil.
Mesele, neyi aradığımız.
Ve yazar soruları peş peşe sıralıyor:
“Doğru cümleleri mi, anlatabilmek için?”
“Yoksa doğru cümleleri bulacak ve söylemeye cesaret edecek kendini mi?”
Bir anda kendimizi bir sorgunun ortasında buluyoruz.
Doğru cümleleri mi arıyoruz?
Yoksa o cümleleri söylemeye cesaret edecek kendimizi mi?
İşte burada ilk cümlenin verdiği sözün yavaş yavaş gerçekleştiğini düşünüyorum.
Başlangıçta “yolunu bulmak”tan söz ediyorduk.
Şimdi anlıyoruz ki aranan yol, dışarıda bir yerde değil.
İnsanın kendisine giden yol.
Ve öykü bunu bize uzun uzun açıklamıyor.
Sorular soruyor.
Belki de öykünün en güçlü taraflarından biri bu.
Çünkü soruların her biri aynı zamanda bizi bir cevaba yaklaştırıyor.
“Bir isim, bir adres!”
“Düşün kaybolduğun sokağı.”
“Kendini nerede düşürdün?”
“Sevinçli miydin?”
“Hüzünlü müydün?”
“Yalnız mıydın?”
“Acıya mı yeniktin?”
“Belki korkuya esir…”
Kısacık bir öykünün içinde peş peşe gelen bu sorular karşısında kendime şunu sordum:
Bu soruların kolay bir cevabı var mı?
Bence yok.
Hatta bazı soruların cevabını bulmak için insanın bir ömür harcaması mümkün.
Belki de yazar tam olarak bunu yapıyor.
Öykünün karakterini sorgularken, fark ettirmeden okuru da kendi hayatının karşısına oturtuyor.
Ve sonra:
“Baktım her yere. Kaldırımlar yara bere, lambalar dilsiz. Ama biri dikiliyordu, kımıldamadan ve gölgesiz, sokağın uzak köşesinde.”
Burada artık arayışın görüntüsünü görüyoruz.
Yaralı kaldırımlar.
Dilsiz lambalar.
Ve sokağın uzak köşesinde duran biri.
Kim?
Belki aranan kişi.
Belki anlatıcının kendisi.
Belki de insanın bütün bu arayışların sonunda karşılaşacağı kendi benliği.
Metin bize bunu açıkça söylemiyor.
Ve bence söylememesi güzel.
Çünkü hemen ardından gelen son cümle, bütün soruların yönünü yeniden değiştiriyor:
“Aramayı bırakınca buluyorsun belki de hem kendini hem tılsımı cümlelerde.”
İşte burada başlangıçtaki cümleye geri dönüyorum:
“Kaybolmadan yolunu bulamazsın.”
Başlangıçta bize bir yolculuk vaat edilmişti.
Sonunda ise belki de aramanın kendisinin bizi yanlış yere götürdüğünü öğreniyoruz.
Aramayı bırakmak.
Bence öykünün iki ayrı arayışı var:
1. Kendini aramak
2. Söylemek/yazmak için doğru cümleyi aramak
“Neyi arıyorsun peki? Doğru cümleleri mi, anlatabilmek için? Yoksa doğru cümleleri bulacak ve söylemeye cesaret edecek kendini mi?”
Burada iki şey yan yana getiriliyor:” Doğru cümleler” ve “Kendin”. Yani karakter yalnızca “Ben kimim?” diye sormuyor. Aynı zamanda: “Ben kendimi nasıl ifade edeceğim?” sorusuyla da uğraşıyor. Ama kendini bulmakla doğru cümleyi bulmak birbirinden ayırmıyor.
O zaman “Aramayı bırakmak” ne demek? Yazar yazma/anlatma meselesinden söz ediyor:
“Bazen şiiri konuşuyor…”
“Kendi kendine konuşmanın imlâsız hali.”
“…anlatmak için güneşin batışını gözleyen cümlelerin.”
Yani metin daha başından beri dil, cümle, şiir, anlatmak meselesini masaya koymuş.
Bu yüzden son cümlede “tılsımı cümlelerde” demesi tesadüf gibi gelmiyor. Metnin bize söylediği şey doğrudan yazarın hayatı hakkında değil. Ama metin yazmak/anlatmak ile kendini bulmak arasında bir bağ kuruyor. İnsan kendini ararken doğru cümleyi arıyor. Doğru cümleyi ararken de aslında kendisini ifade edecek hâle geliyor. Sonunda aramayı bıraktığında, hem kendisine hem de o ifadeyi mümkün kılan “tılsıma” ulaşıyor. “Tılsım” sıradan bir “kelime” değil. Sanki bir şeyi dönüştüren gizil bir güç.
O hâlde “cümlelerdeki tılsım”ı şöyle düşünebilir miyiz? Doğru cümle, insanın kendisini görmesini sağlayan şey olabilir mi? Kendini bulmaya çalışırken bazen kendini de, kendini anlatacağın dili de kaybedebilirsin. Belki insan, sürekli aramayı bıraktığında hem kendisiyle hem de kendisini ifade edecek cümleyle karşılaşır.
Tılsım cümlelerdeyse, yazar gerçekten kendini mi arıyor; yoksa kendisini ifade edebileceği cümleyi mi?
Benim okur olarak kaybolmak ve aramak üzerine öyküyü ilk okuduğumda yorumum ve hissim şu olmuştu. Kendini sürekli tanımlamaya, açıklamaya, bulmaya çalışmaktan vazgeçmek… Belki de kendini bulmanın başka bir yolu. Ben öykünün sonunda insanın bütün kaçışlarından, savruluşlarından ve kendisiyle hesaplaşmalarından sonra kendini olduğu gibi kabul etmesi olarak düşünmüştüm. Belki insan sonunda kendisini değiştirmeye, başkalarının biçimine girmeye, kendisini başkalarına anlatmaya çalışmayı bıraktığında fark ediyor: Aslında kendisi hep oradaydı.
İnsanın hayatındaki bazı ilişkiler, kayıplar ve kırılmalar sonucunda kendisi hakkında bildiği şeyleri bile sorgulayabileceğini düşündüm. Bu yüzden öyküdeki “Kendini nerede düşürdün?” sorusu bende güçlü bir karşılık buldu. Belki de insanın kendini bulması, kendisine yeni bir tanım bulması değil; başkalarının verdiği tanımlardan sıyrıldığında hâlâ kim olduğunu fark etmesidir.
Benim için öykünün “su”ya dönüşen tarafı da burada başlıyor.
Su kaba göre şekil alır ama su olmayı bırakmaz.
Belki insan da hayat boyunca farklı biçimlere giriyor, farklı insanlara dönüşüyor, farklı sokaklardan geçiyor.
Ama bütün bu değişimlerin altında kendisi olarak kalıyor.
Sonunda kendine karşı şeffaflaştığında, kendini gösterme telaşı bittiğinde, belki de aradığı şeyi buluyor.
Çünkü belki de hiç kaybetmemişti.
Bu kez size bir kitap açıp ilk cümlesini, ilk paragrafını ya da ilk sayfasını incelemenizi söylemeyeceğim.
Bir öykü seçin.
Önce yalnızca okuyun.
Sonra kitabı kapatın ve kendinize şu soruyu sorun:
“Bu öykü bana ne söyledi?”
Cevabınızı hemen yazmayın.
Biraz bekleyin.
Sonra ikinci soruyu sorun:
“Bana bunu düşündüren metindeki neydi?”
Ve üçüncü soruyu:
“Öykünün başında gördüğüm bir ayrıntı, sonunda başka bir anlam kazandı mı?”
İşte bu hafta artık ilk cümleden son cümleye doğru yürümeye çalışacağız.
Çünkü bazen bir metni gerçekten anlamaya başladığımız yer, sonuna geldiğimiz yerdir.
Başlangıçta gördüğümüz bir ayrıntı, metnin sonunda neden bambaşka görünür?
Bir kelime neden ikinci kez karşımıza çıktığında başka bir anlam taşır?
Ve yazar, bize daha önce söylediği bir şeyi neden sonradan yeniden söyler?
Gelecek hafta metnin içindeki izlerin peşine düşeceğiz.
📌 Yakın Okuma Notu
İyi okur yalnızca metni takip etmez; metnin kendi içinde bıraktığı izleri de takip eder.
Not: “Kendini Bulma Sokağı” öyküsü için Hakan Seyrekbasan’a teşekkür ediyoruz.
YAKIN OKUMA ATÖLYESİ-5
Yorum Yaz