
Bazı kitaplar büyük olaylara ihtiyaç duymaz; birkaç karakter, sınırlı bir mekân ve sessizce büyüyen bir gerilimle insanın zihninde uzun süre kalabilir. D. H. Lawrence’ın Tilki adlı eseri benim için tam da böyle bir kitap oldu. Kısa olmasına rağmen ilişkiler, özgürlük, arzu, yalnızlık ve insanın kendi hayatı üzerindeki söz hakkı üzerine düşündüren yoğun bir anlatıya sahip.
Hikâyenin merkezinde, savaş yıllarında bir çiftlikte kendi düzenlerini kurmaya çalışan March ve Banford var. İki kadın, dış dünyadan olabildiğince uzakta, bütün zorluklarına rağmen yaşamlarını birlikte sürdürmeye çalışıyorlar. Fakat çiftliğin etrafında dolaşan ve özellikle tavuklarına musallat olan bir tilki, daha ilk sayfalardan itibaren yalnızca bir hayvan olmaktan çıkıyor. March’ın tilkiye karşı hissettiği tuhaf çekim, hikâyenin ilerleyen bölümlerinde karşımıza çıkacak değişimin de habercisi gibi.
Derken çiftliğe Henry geliyor ve o ana kadar kurulmuş olan bütün dengeler yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Henry’nin gelişiyle March ve Banford arasındaki ilişki, alışkanlıklar ve iki kadının oluşturduğu küçük dünya bambaşka bir hâl alıyor. Lawrence burada yalnızca bir aşk ya da kıskançlık hikâyesi anlatmıyor. Bir insanın başka bir insanın hayatına girmesiyle başlayan değişimi; arzu ile özgür irade arasındaki o belirsiz alanı sorgulatıyor.
Kitabın en dikkat çekici taraflarından biri de tilki imgesi oldu benim için. Tilki hem gerçek hem de sembolik bir varlık olarak hikâyenin üzerinde dolaşıyor. Vahşi, ele geçirilemeyen, tehlikeli ama aynı zamanda büyüleyici… March’ın tilkiye duyduğu açıklanması güç ilgi ile Henry’ye yönelen duyguları arasında ince bir bağ kuruluyor. Bu nedenle kitabı okurken tilkinin neyi temsil ettiğini düşünmeden edemiyorsunuz. Arzuyu mu, tehlikeyi mi, insanın bastırdığı taraflarını mı, yoksa hayatımıza girip bütün dengemizi değiştiren şeyi mi?
March karakteri özellikle üzerinde durduğum karakterlerden biri oldu. Çünkü onun yaşadığı değişim yalnızca birine âşık olmakla açıklanabilecek kadar basit gelmedi bana. March’ın bu iki dünya arasında kalışı ilerledikçe hikâyenin asıl meselesinin “kimi seçecek?” sorusundan çok “kendi hayatını gerçekten kim belirliyor?” sorusu olduğunu düşündüm.
Banford ise hikâyenin başka bir yüzünü temsil ediyor. Değişime karşı direnci, March’la arasındaki bağı koruma isteği ve Henry’ye karşı duyduğu rahatsızlık nedeniyle zaman zaman sert görünse de onun açısından baktığımda kaybetme korkusunu da hissettim. Lawrence’ın karakterlerini tamamen haklı ya da tamamen haksız taraflara ayırmaması bu kısa eseri daha ilginç hâle getiriyor.
Henry konusunda ise duygularım daha karmaşıktı. Onun March’a yaklaşımında romantik bir çekimin yanında sahip olma ve yönlendirme isteğini de hissettim. Birini istemekle onun üzerinde hâkimiyet kurmak arasındaki çizgi nerede başlıyor? Sevgi, karşımızdakinin özgürlüğüne ne kadar alan bırakıyor? Kitap bittikten sonra bile zihnimde kalan sorular bunlar oldu.
Ben kitabı bitirdiğimde aklımda en çok özgürlük ve seçim meselesi kaldı. Hayatımızdaki bazı insanlar gerçekten bizim seçimimiz midir, yoksa farkına varmadan onların kurduğu dünyanın içine mi gireriz? Bir ilişkinin içinde kendi sesimizi ne kadar koruyabiliriz? Ve bazen çekici bulduğumuz şey, aynı zamanda özgürlüğümüz için bir tehdit olabilir mi?
Kısacık bir metnin böylesine çok soru bırakmasını sevdim. Tilki, olaylardan çok karakterlerin arasındaki görünmez gerilimi okumayı sevenlere; semboller üzerinde düşünmekten, satır aralarında dolaşmaktan hoşlananlara hitap edecek bir eser. Tilkiyi yalnızca tilki olarak okumadığınız anda hikâye çok daha başka bir yere açılıyor.
Bazı hikâyeler bittiğinde kapanır, bazılarıysa son sayfadan sonra zihnimizde devam eder. Tilki benim için ikinci grupta yer alanlardan oldu.
Tilki/D.H.Lawrence
Yorum Yaz