Değerli kalem dostları, bazen bir kitap okuruz ve bize kelimelerin sadece kağıt üzerindeki harflerden ibaret olmadığını, arkasında koskoca bir mimari taşıdığını hatırlatır. Bugün piyasada hislerimize tercüman olan pek çok güzel eser var; ancak bazı kitaplar var ki, bize yazarlığın sadece iç dökmek değil, disiplinlerarası bir köprü kurmak olduğunu gösterir. Seyhan Kurt’un ‘Herkese ve Hiç Kimseye’ adlı eseri, şiiri felsefeyle, müzikle ve tarihle dokuyan yapısıyla bana bu ilhamı verdi. Bir yazınsal üretimde katman oluşturmanın, zamana çentik atmanın ne demek olduğunu tartıştığım bu incelemeyi, kendi yazarlık yolculuğumuza bir ayna tutması dileğiyle paylaşıyorum…
BİR İNSAN KAÇ ÇENTİK EDER?
Seyhan Kurt’un “Herkese ve Hiç Kimseye” adlı şiir kitabı üzerine
Seyhan Kurt’un kitabı Herkese ve Hiç Kimseye, ismi ile acaba ne demek istiyor diye sorgulatırken aynı zamanda kitabın kapağında bulunan semboller de oldukça ilgi çekici. İlk başta Japonca ya da Uzak Doğu’ya ait bir yazı sistemi sandım ama değilmiş.
Belki bir tür çentik olabilir mi? Fakat bildiğimiz, beşli gruplar halinde kullanılan sayma sistemine de benzemiyorlar. Çizgiler farklı biçimlerde tasarlanmış, kendi içinde de alışıldık bir düzene bağlanmamış gibi.
Anlamadığım işaretler bir sır mı? Kitabın arka kapağına bakıyorum. Kitabın içinden seçilmiş şu dizeler beni karşılıyor:
“İncindiğim takvimin sayfalarından
yamadığım saatlerin sayfalarına
affınıza sığınmadan içimde uğuldayan
mağarada inleyen yol kadar hamdım”
Sanki doğru yol üstündeyim. Çünkü burada da zaman var. Takvimin sayfaları, saatlerin sayfaları… İnsan zamanı nasıl tutar? Nasıl kayda geçirir? Günleri, yılları, yaşadıklarını hangi işaretlerle kendine ve dünyaya bildirir? Belki kapaktaki şekiller, alıştığımız bir sayma sistemine ait değil. Belki de mesele zaten bilinen yöntemlerle saymak da değil. Belki bu, mağaradan başlayan o eski telaş: İz bırakmak. Bir şeyi kaybolmasın diye işaretlemek. Geçip giden zamanı bir çizikle durdurmaya çalışmak. Ve “yamadığım saatlerin sayfaları”…
Yamamak; eksilen ya da yırtılan bir şeyi bir araya getirmek, onarmak değil midir? İnsan da zaman karşısında biraz bunu yapmaz mı? Geçmişten kopan parçalarını, hatırladıklarıyla birbirine dikmeye çalışmaz mı? Belki kapaktaki işaretler de bir tür zamanı yamama girişimi.
HERKESE YAZILMIŞ, HİÇ KİMSENİN OKUYAMADIĞI BİR YAZI
Kitap kapak tasarımını kim yapmış diye baktığımda kapak deseninin Seyhan Kurt’a ait olduğunu görüyorum: “Destin dialectique.”
Bu sefer yeni bir sorum oldu: “Destin dialectique” ne demek? Yapay zeka burada imdadıma koşuyor. Ne güzel bir nimet, değil mi? “Destin dialectique” Fransızca bir ifade.
-
- Destin: Yazgı, kader.
- Dialectique: Diyalektik; karşıtlıkların ilişkisi ve çatışması.
Yani kabaca: Diyalektik Yazgı. Kitabın ilk karşıtlığı da ismiyle başlamıyor mu? Herkese ve Hiç Kimseye. Çoğulluk ve yokluk. Varoluş ve siliniş.
Kitabın içinde ilerledikçe bu karşıtlıklar çoğalarak devam ediyor:
-
- yakın / uzak
- iskân / isyan
- madde / zaman
- karanlık / aydınlık
- beden / ruh
- sessizlik / söz
- unutmak / hatırlamak
- yaşamak / ölmek
Belki “diyalektik yazgı” tam da budur. İnsanın bir karşıtlıktan diğerine geçerek var olması. Bir şey olurken başka bir şeyden eksilmesi. Yakına ulaşmaya çalışırken uzaklaşması. Herkesin içinde çoğalırken kendisini hiç kimse gibi hissetmesi.
YAŞADI, YAZDI, SEVDİ
Kitap üç bölümden oluşuyor:
I / VISSE
II / SCRISSE
III / AMO
Bu üç kelime, Stendhal’ın mezar taşında yer almasını istediği, hayatını özetleyen ünlü ifadeyi hatırlatıyor:
Visse. Scrisse. Amo.
(Yaşadı. Yazdı. Sevdi.)
Not: Bugün mezar taşında ise kelimeler “Scrisse, Amò, Visse” sırasıyla yer alıyor.
Kitabın yapısı böylece bir insan ömrünün üç temel fiili üzerine kuruluyor. Önce yaşamak. Sonra yazmak. Ve sonunda sevmek.
Stendhal bir mezar taşı üzerinde hayatını özetlemiş. Seyhan Kurt’un bu kitap ile bize bıraktığı nedir? İnsan yaşadıklarından geriye ne bırakır? Yazdıklarını mı? Sevdiklerini mi? Hatırladıklarını mı? Yoksa yalnızca bir izi mi?
Kitap kapağındaki işaretler belki çentik, bir sayı değildir yalnızca. Belki bir insanın: “Buradaydım,” demesidir.
I / VISSE (YAŞADI)
İlk bölümün ve kitabın en uzun şiirinin adı: Uzak Bir Yer
Şiir boyunca sürekli yürüyen bir insanla karşılaşıyoruz. Yol var. Taş var. Dağ, mağara, şehir, ev, yalnızlık ve sürekli olarak “uzak” var. Şair daha ilk bölümde yürümeyi bir varoluş biçimine dönüştürüyor:
“insan, yürürken yalnız kendi gibidir
kendiyle yürümeye mecbur kalmadıkça
bilmez kendiliğin ağırlığını”
Belki kitabın ilk büyük sorusu budur: İnsan kendisiyle ne kadar yürüyebilir? Uzaklık burada coğrafi bir mesafe olmaktan çıkıyor. İnsanın kendisine olan uzaklığına, geçmişine, doğaya, hakikate ve hatta kendi diline dönüşüyor.
Şair:
“Başka dünyaları mümkün kılabilmek için
herkes uzağın sarraflığında tartar kendini”
diyor.
İnsan kendisini yakında değil, bazen ancak uzakta tartabiliyor. Yakın olan alışkanlığa dönüşüyor çünkü; uzak ise hâlâ bilinmeyen. Ve bilinmeyen, insanı kendisine geri çağırıyor.
Bu bölüm boyunca mağara imgesi de dikkat çekiyor. Mağara yalnızca bir mekân değil; insanın ilkel hafızası gibi. Yazıdan önceki insanın dünyaya bıraktığı iz gibi.
Kapaktaki işaretlere geri dönmemek mümkün değil burada. Çünkü şiirde geçen “mağaraların genetik hafızasında” sözü, bana ilk bakışta düşündüğüm şeyi yeniden hatırlatıyor: İnsan önce duvara bir iz bırakmış olamaz mıydı? Sonra yazıya geçmedi mi? Belki yazının başlangıcında bir çentik vardı… Bir iz. Bir çizgi. Bir sayma ihtiyacı. Bir “ben buradaydım.”
ZAMANIN SAYFALARI
“Uzak Bir Yer”in sonlarına doğru şiir, kitabın arka kapağına da taşınan o dizelere geliyor:
“Ne ikbal ne ihtimal ne pencerelerin unutkanlığında
buğulanan sis
hiçbir şeye sahip olmayanın sahip olduğu inziva
incindiğim takvimin sayfalarından
yamadığım saatlerin sayfalarına”
Takvim ve saat… İnsan zamanını bunlarla ölçüyor. Ama şair “geçen günler” ya da “saatler” demiyor. “İncindiğim takvimin sayfaları” diyor ve “yamadığım saatlerin sayfaları”. Zaman burada nötr bir ölçü değil artık. İnsan tarafından yaralanan, yırtılan ve yeniden bir araya getirilmeye çalışılan bir şey. Belki bu yüzden kapaktaki işaretleri yalnızca “sayı” olarak okumak eksik kalır. Çünkü insan hayatı bir hesap tablosu değildir. Günleri sayarız ama yaşadıklarımızı sayamayız. Yıllarımızı biliriz ama bir yılın içindeki kayıpların kaç tane olduğunu bilemeyiz. Belki de bir insan kaç yaşında olduğunu bilir ama kaç çentik ettiğini bilemez.
Ve şiirin sonunda şair şöyle diyor:
“yani karanlık bir maddeden aydınlık bir zamana geçerken
ona inandım”
Burada “karanlık” ve “aydınlık” yalnızca fiziksel karşıtlıklar gibi görünmüyor. Kitap boyunca gördüğümüz diyalektik yapı burada yeniden karşımıza çıkıyor: Madde ve zaman, karanlık ve aydınlık, inanç ve yokluk. Şair hemen ardından ekliyor:
“Dedim ki içteki melek yokluğun meleği
Dedi ki: Mesleği yürümek olanlar için
De ki: Yürü”
Buradaki “yürü” sözcüğü, ilk bölümün anahtarlarından biri gibi. Çünkü insanın cevabı, belki de ulaşmak değildir; yürümektir. Bir yere varmak değil, yolda olmak. Belki bu nedenle insan hayatını çentik çentik sayarken aslında günleri değil, yürüdüğü yolu kayda geçiriyordur.
II / SCRISSE (YAZDI)
İkinci bölümde dünya genişliyor. Artık yalnızca insanın kendi varoluşuyla karşı karşıya değiliz. Başlıklara bakmak bile bunu gösteriyor:
-
- Savaş Makinası
- Crematorium
- Guantanamo
- X Ray
- Fosil
- Chronotope
- Srebrenica’yı Unutmak
Yaşayan insan artık yazmaya başlamıştır. Ama yazmak burada yalnızca kişisel duyguları kaydetmek değildir. Yazmak, hatırlamaktır ve belki daha önemlisi, unutmaya karşı koymaktır. Özellikle Srebrenica’yı Unutmak, kitabın hafıza meselesini acımasız bir yere taşır. Şair, “unutmanın üç rengi: kırmızı, ölüm ve uyku” der. Unutmak burada edilgen bir durum değildir; tarihin üzerini kapatan bir kuvvet gibidir. İnsan yaşar, insan ölür, tarih kayda geçirilir ve sonra unutulur.
İşte burada “çentik” yeniden anlam kazanıyor. Çünkü bir işaret bırakmak, biraz da unutulmamak için mücadele etmektir. Ama şairin dünyasında kayıt tutmak da yeterli değildir. İkinci bölümde yine ölçümle ilgili kelimeler var şiirde: İndeks, sayaç, kod, parola, veri, barkod… Modern insan da sürekli kayda geçiriliyor, ölçülüyor, sınıflandırılıyor ve numaralandırılıyor.
İlk insan mağara duvarına kendi işaretini bırakarken özgür olabilir. Modern insan ise bir gün kendisini bir indeks numarasına, bir barkoda, bir veriye dönüşmüş olarak bulabilir. İnsan mı dünyaya iz bırakıyor, dünya mı insanı kayda alıyor?
III / AMO (SEVDİ)
Ve kitabın son bölümü: AMO (Sevdi). Fakat burada aşk, alışılmış bir aşk şiiri biçiminde gelmiyor. Şiir müziğin içine giriyor. Başlıkların altında karşımıza birtakım kodlar çıkıyor:
-
- HWV 437
- Z 628
- BWV 249
- BWV 974
- BWV 639
- RV 608
İlk bakışta yine bir şifreyle karşı karşıyayız. Tıpkı kapaktaki işaretler gibi. Bir kez daha anlamını bilmediğimiz kodlar…
Fakat araştırdıkça bunların klasik müzik eserlerine ait katalog numaraları olduğunu görüyoruz: Handel, Purcell, Bach, Vivaldi… Şiirlerin adlarıyla seçtiği eserler arasında derin bir bağ var.
ARINMA BİR DANSA DÖNÜŞÜRKEN
H. ya da Arınma Süiti (HWV 437 için)
Şiir şöyle başlıyor:
“Veda eder gibi ağır bir dansın imgelerine
farkına vardı yerçekimi fiil çekiminin”
Sonra:
“bir düş ver düşeyim”
Ve:
“bir iç ver içeyim”
Şiirin sonunda ise tek bir kelime karşılıyor bizi:
“ermişim.”
Dans, düşüş, ağırlık ve arınma… Bedenin hareketi yavaş yavaş ruhun hareketine dönüşüyor. Süit, şiirin içinde yalnızca bir müzik türü olarak kalmıyor; şair kelimeleri de birbiri ardına hareket ettiriyor. “Bir düş ver. Düşeyim. Bir iç ver. İçeyim.” Fiiller bile birbiri içinde dönüşüyor.
MUTLAK KOPUŞ
P. ya da Mutlak Kopuş Operası (Z 628 için)
Burada şiirin dünyası sahneye açılıyor:
“Sahnede gövdelenen…”
Ve ardından bir yakarış yükseliyor:
“azat et beni
kendi çağımı kuşanayım
kendi enkazımda arınayım
kendi fosilimde silineyim”
İnsan kendi çağından mı kopmak istiyor, kendisinden mi, yoksa tarihinden mi? Yoksa insan ancak kendi enkazına dönerek mi arınabilir?
J. YA DA KIRILGAN ORATORİO
(BWV 249 için)
Bach’ın Paskalya Oratoryosu olarak bilinen eseridir. Şiirin başlığı kitapta “J. ya da Kırılgan Oratorio” şeklinde geçiyor. Burada “oratorio” sözcüğü artık yalnızca estetik bir benzetme değil; BWV 249 ile doğrudan ilişkili bir müzikal referans hâline geliyor.
Fakat şiirin kendisi çok daha ilginç. Şiirin içinde iki nehir neden var? Şiir:
“…iki nehrin öpüşmesine zamanı yaratan mevsimi onaran ıslak bilgi…” diye başlıyor ve sonunda yine “…yemin sürgün öpüşmesiyle iki nehrin.” diyerek bitiyor. Yani iki nehir, şiirin parantezini açıp kapatıyor.
Ortada ise şu dize yer alıyor:
“dil ile ezgi barok mayadan sevişirler”
Bence burada şiirin kilit cümlesini buluyoruz: Dil + ezgi = şiirin kendisi. Şair, Bach’ın müziğini şiirin içine alıp onunla aynı şeyi yapmaya çalışmıyor; şiir ile müzik arasında yepyeni bir dil oluşturuyor. “Barok maya” ifadesi de çok güzel. Çünkü maya, bir şeyin içinde görünmeden onu dönüştüren şeydir. Barok müzik de burada şiirin görünmeyen mayası gibi çalışıyor.
Peki, “Kırılgan Oratorio” ismi neden bu kadar yerinde? Oratoryo; büyük ölçüde seslerin, anlatının ve müziğin bir araya geldiği geniş, görkemli bir yapı. Ama şair buna “Kırılgan Oratorio” diyor. Şiirin içinde; yenilgi, kayboluş, yara, köklerin yarılması, sır, ölüm, sürgün ve yemin gibi kırılganlık taşıyan kelimeler var. Dolayısıyla “oratorio” yapıyı, “kırılgan” ise insanlık hâlini karşılıyor.
SAFLIK VE DÖNÜŞÜM
S. ya da Saflığa Dair Adagio (BWV 974 için)
Bu şiirde şair yine, “iki nehrin öpüşmesine” der. Ardından ekler: “dil ile ezgi barok mayadan sevişirler.”
Bu dize, AMO (Sevdi) bölümünün belki de poetikasını anlatıyor. Dil ve ezgi, şiir ve müzik; iki nehir gibi birbirine karışıyor. Kitabın genelinde gördüğümüz “karşıtlık” burada çatışmak yerine birleşiyor. Belki diyalektik yazgı tam da budur: Karşıtların birbirini yok etmesi değil, bazen birbirinin içinde değişip dönüşmesi.
YAKARIŞ
B. ya da Yakarış Prelüdü (BWV 639 için)
Bu şiirde dini dil daha görünür hâle geliyor:
“Bozulmamış bir yeminle…
Ölümden bir raksla süslüydü ağıtın
bâkir”
Ve sonra:
“sayıklıyordu deniz”
Şiirin adı “Yakarış”. Kaynak aldığı müzik kodu da bu çağrışımı güçlendiriyor. Böylece kitapta daha önce sezdiğimiz inanç, dua, yokluk ve aşk meseleleri müzik üzerinden başka bir katman kazanıyor. Seyhan Kurt’un şiirinde kutsal olanla dünyevi olan birbirinden ayrılmıyor. Ten ile tin birlikte değişiyor: “…tin ve ten değiştiriyorken”. Kitabın belki de en temel sorularından biri burada yeniden ortaya çıkıyor: İnsan yalnızca bedeninden mi ibarettir? Yoksa görünmeyen bir tarafı, kayda geçirilemeyen bir iç sesi var mıdır?
HARFLERİN MOTETİ
V. ya da Harfler Moteti (RV 608 için)
Şair şöyle diyor:
“bir mühür ile bir kelebek arasında yüklem”
Ne olağanüstü bir söylem! Mühür ve kelebek… Kalıcı olanla geçici olan, ağırlıkla hafiflik. Ve ikisinin arasında: yüklem. Yani hareket, fiil, “olmak”.
Ardından gelen dizeler:
“içteki harfleri derindir
içteki harfler, söylemez dilsiz terzisini.”
İşte bu dize beni yeniden kapağa götürüyor. Başlangıçta, “Bunlar harf mi?” diye sormuştum. Kitabın sonunda şair bana, “İçteki harfleri derindir,” diyor. Ama içteki harfler her zaman okunmuyor, söylenmiyor. Belki insanın içinde taşıdığı en derin yazılar, dile çevrilemeyenlerdir. Belki kapaktaki işaretler de bu yüzden bir alfabenin harfleri değildir. Çünkü bazı yazılar; herkese yazılmıştır ama hiç kimse okuyamaz.
VE YİNE KAPAK
Kitap bittiğinde kapağa yeniden baktım. Ama artık aynı kapak değildi. Çünkü kitabın içinden geçerken sürekli karşıma; işaret, sayaç, indeks, kod, barkod, parola, mühür, harf, yazı ve kayıt çıkmıştı. AMO bölümünde müzik eserleri bile numaralarıyla çağrılmıştı.
İnsan dünyayı anlamlandırmak için sürekli işaretler koyuyor. Ad veriyor, numaralandırıyor, kayda geçiriyor, arşivliyor, sayılara dönüştürüyor. Ama bütün bu kayıtların arasında insanın kendisi hâlâ bütünüyle kayda geçirilemeyen bir şey olarak kalıyor. Bir insanın kimliği kaç rakamla açıklanabilir? Bir hayat kaç satıra sığar? Bir ömür kaç güne bölünür? Ve bir insan kaç çentik eder?
Belki yaşadığı kadar, belki kaybettiği kadar, belki unutmamak için işaretlediği kadar, belki yazdığı kadar, belki de sevdiği kadar…
Ama kitabın adı, son anda bizi yeniden durduruyor: Herkese ve Hiç Kimseye. İnsan herkesin içindeki bir sayıya dönüşebilir; bir istatistiğe, bir barkoda, bir kayda. Ama aynı insan, bütün bu kayıtların ötesinde hiç kimseyle paylaşamadığı muazzam bir iç dünyaya da sahiptir.
Belki bu yüzden çentikler saymak için değildir yalnızca. Belki onlar; geçip giden zamana atılmış küçük çizgilerdir. Mağara duvarından kitap kapağına kadar gelen eski bir insanlık alışkanlığıdır. Bir şey kaybolmadan önce ona dokunmak, bir gün geçmeden önce onu işaretlemek, bir hayat bitmeden önce “Buradaydım” diyebilmek…
Herkese ve Hiç Kimseye, yalnızca okunacak bir şiir kitabı değil; insanın kendisini zamanın içinde arayışının, kırılganlığının ve varlığını bir biçimde kayda geçirme çabasının sanat eserine dönüşmüş hâli.
Çentikler, harfler, rakamlar, katalog numaraları, müzik eserleri, tarihler, mağaralar, yollar, şehirler, uzaklıklar… İlk bakışta birbirinden kopuk görünen bütün bu işaretler, aslında aynı insanın peşinden gidiyor: Yaşayan, yazan, seven, kaybolan, arayan ve sonunda kendi varlığını anlamlandırmaya çalışan insan.
Belki de bu yüzden kitabın adı yalnızca bir başlık değil. Herkese ve Hiç Kimseye. Herkese söylenen ama hiç kimsenin bütünüyle sahiplenemeyeceği bir söz gibi. Çünkü insanın hikâyesi hem herkese aittir hem de yalnızca kendisinin taşıyabileceği kadar kişiseldir.
Ve bütün bu yolculuğun sonunda geriye şu soru kalır:
Bir insan kaç çentik eder?
Belki yaşadığı kadar,
Belki hatırladığı kadar,
Belki kaybettiği kadar,
Belki sevdiği kadar,
Belki de ardında bıraktığı iz kadar.
Yorum Yaz