sv

SUFLE-POLAT KAYACIK

28 Ağustos 2026 11:49

Sufle

Ünlü oyunun temsili ilk perdeyle başlamıştı. Eski bir çocuk karyolasının kenarında oturan başrol oyuncusu, sıra kendisinde olmasına rağmen bir türlü repliğini söyleyemiyordu. Diğer oyuncu şaşkın, ne yapacağını bilemez hâlde sağa sola bakıyordu. Karşısında duayen olarak gördüğü bir oyuncu vardı ve onun oyununa müdahale etmek şöyle dursun, karşısında rahat hareket dahi edemezdi. Anlaşılan başrol oyuncumuz repliğini unutmuştu. Daha önce böyle durumlarda doğaçlama yaparak durumu kurtardığı zamanlar çok olmuştu. Lakin bu defa olmuyordu.

Erkan Eren, ünlü bir aktör ve geniş kesimlerce sevilen bir oyuncuydu. Tiyatrodan sinemaya, dizi filmlerden reklam filmlerine kadar tüm ülkenin ekran yüzüydü.

Diğer oyuncular gibi yüzünün eskimesi gibi bir kaygısı olmadan, astronomik ücretlerle birçok projede yer alıyor; mikrofonlar kendisine uzatıldığında mesleğine kutsiyet atfediyor, mektepli olmanın öneminin altını çizerken alaylı oyuncuları sanatçı olarak görmüyordu.

Göz ucuyla durumun seyirciye geçip geçmediğini kontrol eden aktör, içinden:

— Boş ver seyirciyi; yapımcılar, sponsorlar ve medyanın dikkatini çekmez umarım, diye geçirdi.

O esnada suflörün fısıltı hâlindeki sesi duyuldu:

— Okulda altı yedi yıl geçirdim; içimde bir heves uyansın diye.

Repliği aynen tekrarladı ama büyü bir kere bozulmuştu. Sesi titriyor, repliklerin gerektirdiği jest ve mimikleri sergileyemediğinden rolünü gereği gibi yapamıyordu. Bir anda oyunculuk yeteneği kaybolmuş gibiydi. Oyun bir türlü ilerlemiyordu ve seyirciden yönetmene, ışıkçıdan teşrifatçıya kadar herkes, başrol oyuncusundan kaynaklanan tıkanıklığın farkındaydı.

Yönetmen hemen perdeyi kapattırırken, içini saran endişeyle:

— Bu perde benim kariyerimin üzerine mi kapanıyor acaba? Henüz dünyalığımı bile yapamamışken, bu olacak iş mi? dedi, kimsenin duyamayacağı kadar alçak bir sesle.

Perde kapanır kapanmaz koşar adım kulisteki odasına gitti. Aynanın karşısına geçerek hışımla yüzündeki makyajı silerken, bir yandan da bağırarak rejiye ve oyunculara hakaret dolu sözler sarf ediyordu. Ona göre tüm bu olanların suçlusu onlardı.

Yönetmen bizzat sahneye çıktı ve:

— Aktörümüzün rahatsızlığından dolayı bu akşam temsilimizi sürdüremiyoruz. Haftaya yapılacak temsile ücretsiz katılabilir ya da gişeden paranızı iade alabilirsiniz, dedi.

Aradan yaklaşık yarım saat geçince menajeri Tayfun, Erkan Eren’in sakinleştiğini düşünerek odasına girdi. Aynadan Tayfun’u gören Erkan:

— Tayfun’um, cümle âleme rezil olduk, gördün mü? Ben daha önce hiç böyle bir şey yaşamadım. Sana diyordum, bu sahnenin ambiyansını sevmiyorum, diye.

— Önemli değil Erkan Bey. Yarın dizi çekiminiz var. Moralinizi bozmayın. Arada böyle aksilikler olur.

Dizi setine gelen gazeteciler, bir gün önce tiyatro oyununda yaşananlarla ilgili Erkan Eren’le röportaj yapabilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.

Karavanında kahvesini yudumlayan Erkan:

— Tayfun, şunlara bir şeyler söyle de gitsinler. Şimdi basınla uğraşamam, dedi.

Yönetmenin:

— Motor!

demesiyle çekilen planda yardımcı oyunculardan biri Erkan’a silah doğrultmuştu.

— Kaldır ellerini! demişti.

Fakat Erkan yine kaskatı kesilmiş, konuşamıyor ve hareket edemiyordu. En az on denemeye rağmen çekim yapılamayınca yönetmen:

— Stop!

diye bağırdı ve seti tatil etti.

Sonrasında Erkan için meşhur bir özel hastanenin nöroloji kliniğinde uzun bir hastane süreci başladı. Bir haftanın sonunda hastanenin başhekimi profesör bir basın açıklaması yaptı:

“Değerli sanatçımızın tetkiklerinde fiziki olarak tıbbi bir bulguya rastlanmadı. Bu durumun psikolojik nedenlere bağlı geçici bir travma olduğunu değerlendiriyoruz.”

Fakat bir türlü düzelmeyen bu travma, onu Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir psikiyatri kliniğine kadar sürükledi. Orada da aradığını bulamayan Erkan için, altı ay gibi kısa bir zaman zarfında imzaladığı sinema filmi, dizi film ve reklam filmi kontratlarından kaynaklanan mahkeme süreçleri başladı. İlk haciz tebligatı reklam yüzü olduğu bankadan geldi. Kısa bir süre önce Erkan’ın önünde el pençe divan duranlar, bu kez onu öyle görmek istiyorlardı. Hakkında açılan tazminat davalarını takip edebilmek için bir avukat ordusu kurmak zorunda kaldı. Elinde tıbbi bir gerekçe bulunmadığından davaların büyük çoğunluğu aleyhine sonuçlandı ve bu yüzden büyük maddi zararlarla karşı karşıya kalmıştı.

Yıkılan o büyük kibrinin enkazı altında yalnızca kendisi değil, yakın çevresi de kalmıştı. Sadece menajeri olmayıp sırdaşı ve yakın dostu olan Tayfun:

— Artık kusura bakmayacaksın Erkan Bey, profesyonel insanlarız. Burada yollarımız ayrılıyor.

— Sen de mi batan gemiyi terk ediyorsun Tayfun? dedi.

Sinema, dizi ve reklam sektöründe beraber çalıştığı şirketler, birer birer onu terk ederken mahkeme kararlarıyla kesinleşen tazminatlar önce banka hesaplarının boşalmasına, sonra da gayrimenkullerin elden çıkmasına neden olmuştu. Hâliyle maddi sıkıntıların baş göstermesiyle eş, dost, akrabanın ortadan kaybolması aynı zamana denk gelmişti.

Yaşadığı şaşalı hayat elinden kayıp gitmiş, sahne ışıkları sönmüş, alkışlar susmuştu. Erkan Eren için, Kuzey Ege’de babadan dededen kalma eski bir ev mecburi ikametgâh olmuştu. Sönmüş bir yıldızın parçalarının uzayın karanlık boşluğuna savrulması gibi, o da hayatının görkemli günlerinden geriye kalan hatıralarla baş başa kalmıştı.

Erkan’ın yaşadığı sahne faciasının üzerinden yedi yıl geçmişti. Bu süre zarfında başına gelenlerin nedenlerini ve nasıl gerçekleştiğini sorgulamak için fazlasıyla vakti olmuştu. Görünen o ki bu uzun hesaplaşma ona önemli dersler ve derin pişmanlıklar kazandırmıştı. Nitekim kasaba meydanındaki kahvehanede yaşlılarla çay içerek sohbet ettiğini ya da lisenin kapalı spor salonunda gençleri toplayarak sanat ve oyunculuk hakkında dersler verdiğini görebilirdiniz.

Bir gün, yaşadıklarını kaleme almaya karar verdiğini yerel gazeteye verdiği bir röportajda açıklamıştı. O yörenin insanı olan Derin Özdemir, bir haber kanalında yapımcı ve sunucu olarak çalışıyordu. Tesadüfen memleketinin yerel gazetesini karıştırırken bu röportaja rastladı. Haberi okur okumaz bu hikâyeden güçlü bir söyleşi çıkarabileceğini düşündü.

Yerel gazete aracılığıyla Erkan’la temasa geçti ve hem televizyon kanalında hem de haber sitesinde yayımlanmak üzere kapsamlı bir söyleşi yapmak istediğini iletti.

İlk başta Erkan bu teklife pek sıcak bakmadı. Ancak Derin’in ısrarı ve yıllar sonra yeniden kamera karşısına çıkma düşüncesinin cazibesi, fazla direnmesine izin vermedi.

Dersine hazırlanarak gelen Derin, Erkan’ın salonunda gerekli ekipmanı kurdurduktan sonra karşısında yüksek egolu, kaprisli bir adam bekliyordu. Fakat daha eve girer girmez samimi ve doğal Erkan Eren’le tanışması onu çok rahatlattı. Sohbet tadında bir iki soru, ikramlar, gülüşmeler ve samimi tavırlar ortamı iyice yumuşattı. Bu durumdan cesaret alan Derin:

— Her şey Arthur Miller’ın Satıcının Ölümü isimli oyununun temsilinde başladı sanıyorum. Henüz ilk perdede bir tiradınız vardı. Şöyle başlıyordu: “Okulda altı yedi yıl geçirdim. Tek içimde bir heves uyansın diye.”

Erkan, oturduğu koltuktan ayağa kalkarak sunucunun kaldığı yerden, Arthur Miller’ın oyunun hissiyatının görsel olarak da seyirciye geçmesi için yazdığı şekilde, mükemmel jest ve mimiklerle devam etti:

— Acentelerde kâtiplik, seyyar satıcılık, nasıl olursa olsun bir iş bence iyiydi. Oysa öyle yapmak yaşamak değilmiş. Sıcak yaz sabahları yer altı trenlerine tıkılmak, ömrün olduğu kadar senet kaydetmek, telefona cevap vermek ya da alıp satmak.

Yardımcı kadın, Derin ve ekibindeki üç kişinin alkışları salonu sardı. Erkan, yüzündeki şaşkın bir ifadeyle eğildi ve seyircisini selamladı.

Polat Kayacık

Bu Eseri Paylaş:

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

Sıradaki içerik:

SUFLE-POLAT KAYACIK

deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co