
ISLIĞIN KÜLÜ
Pınar Akyüz Atmaca
Bugün sırtını göğe yasladı. Ama gök artık eskisi gibi değildi. Üzerine kapanan, daralan, nefesini ölçen bir boşluktu. İçinde taşıdığı her düşünce, bir köz gibi yanıyor ama hiçbir şeyi ısıtmıyordu. Ortasında büyüyen bir buz parçası vardı, ne eriyor ne de kırılıyordu. Geçmişi, parmak uçlarında zonkluyor; geleceği, saç diplerinde uğulduyordu. Hiçbirine dokunamıyordu. Dokunduğu her şey bir bir eksiliyor, eksildikçe de çoğalıyordu. Anladı. Bu, bir arayış değildi. Bu, kaybolmanın ta kendisiydi.
Durdu. İlk kez gerçekten durdu. “Ben ne zaman kayboldum?” diye cılız bir sesle sordu. Cevap yoktu. Yürüdü. Göğe kafa tutan binaları geçince o eski evi gördü. Paslı demir parmaklıklar, makyajı akmış duvarlar, sızlanan ağaçlar… O an bir şey ayak bileklerine dolanmış gibi sendeledi. Görünmez bağlar çekiyordu onu. Silkinip yürüdü. Mahallenin kalbinde sesler, yumruk gibi havada asılıydı. Üç kişi bağırıyor, diğerleri susuyordu. Gürültü, öfke, uğultu… Hepsi birbirine karışmıştı. Elini cebine attı. Bacağındaki kabuk tutmayan yarayı kaşıdı. Kaşıdıkça rahatladı, kaşıdıkça derinleşti.
— Kimsin lan sen?
Ses sertti. İrkilip baktı. “Ben…” dedi ama kelimeler ağzında dağıldı.
— Kaç kere dedim buradan geçmeyeceksin!
Rahatladı. Soru ona değildi. Ama sesler yükseldi. Bir çığlık, bir itiş kakış… Ardından tiz bir patlama. Her şey bir anın içine öylece sıkıştı. Eline baktı. Duman; sadece parmaklarının arasından değil, içinden yükseliyordu. Yerdeki adamı gördü. Üzerindeki kan, geri dönüşü olmayan bir çizgi gibi yayılıyordu. “Yandımmm!..” diye haykıran ses, kulaklarında çoğaldı. Gözleri doldu. Silmek istedi. Ama sağ eli doluydu. Sol elini kaldırdı. Bileklerindeki ağırlık şimdi daha gerçekti.
— Kıpırdama!..
Kıpırdayan kimdi?
Kendisi mi?
Başka biri mi?
Sonra sirenler yırttı zamanı. Kalabalık geri çekildi. Yüzler silindi. Geriye tek bir şey kaldı: yerdeki beden. Kıpırtısız… Ağır… Suskun…
Bir anda “POLİS” yazan aracın içinde buldu kendini. Karakolda öğrendi. Ayırmaya çalıştığı, kendi kavgasıydı. Artık katildi. “Ben mi?” diyebildi sadece. Sanki biri onun ağzını kullanmıştı.
İki duruşmada bitti her şey.
Nefsi müdafaa.
Beş yıl.
İlk gün çöktü. Vücudu değil, içi pes etmişti. Saatlerce sayıkladı. Uyandığında hiçbir şey yerine oturmuyordu. Bu unutmak değildi, içten içe silinmekti. Bir ay sonra durumunu kabullendi de aldığı canın ağırlığını taşıyamadı. İki yıl geçti. Kitaplar okudu. Boncuktan rengârenk kuşlar yaptı. Adresi olmayan mektuplar yazdı. Bağlamasını hatırladı ara sıra ama eline alamadı. Çünkü o sesi gömdüğü günü unutamamıştı. Kız kardeşinin toprağa verildiği günü… “Allah verdi, o aldı.” demişlerdi. Ama hiçbir söz, içindeki yangına değmiyordu.
Koğuşta zaman akıyordu. Gelen gidiyor, gidenin de yeri doluyordu. Bir düzen vardı. Kaçınılmaz, kusursuz… Akşamın gelişi, sabahın doğuşu gibi… Dostlar edindi: Bıyıklı Avni, Çatıkkaş İsmail, Yeşil…
Ve Yeşil… Otuzlarında, güleç yüzlü, yorgun bakışlı bir adam. Üst ranzada yatardı. Başucunda, yıpranmış bir yazması vardı. Her gece ona fısıldardı. Kimseye, ne dediğini söylemezdi. Kimse de ona sormazdı artık. Orada isimler değil, kaderler konuşurdu.
Son zamanlarını da öğretmeye ayırdı. Okuma yazma bilmeyenleri toplar, sabırla anlatırdı: “Kalem böyle tutulur… Çizgi böyle çekilir…” Belki de hayatına katamadığı anlamı, başkalarına veriyordu.
Beş yıl doldu. Eskiyle yeniyi keskin bir şekilde ayıran o demir çizgide durdu. Elinde küçük valizi… İçinde bir hayat… Dışarı çıktı. Nereye gideceğini bilmiyordu. Ama bu kez denemeye razıydı. Dünya hızlıydı. İnsanlar da arabalar gibi akıyordu. O ise içlerinden geçiyordu. Daha fazla yürümek istemedi. Hemen bir dolmuşa bindi.
— Nereye?
Sustu. “Dilsiz galiba!” dedi şoför. O an düşündü eski şair: “Konuşmayanın ıslığı olur mu? Yoksa insan sustukça içindeki ses, kime ait olduğunu unutur mu?”
“Çatak.” dedi sonunda. İndi. İçinde yılların açlığı var gibiydi. Fırından ekmeğini aldı. Sıcaktı ama tanıdık değildi. Ezan okunuyordu. Durdu. Dinledi. İçinde bir şey, yerinden oynadı. Camiye girdi. Kalabalığın içinde kayboldu. Namazını kıldı. Uzun zaman sonra belki ilk kez kendini bir yere ait hissetti. Dua etti. Ne dediğini, dilediğini kimse bilmedi. Eve gitti. İçeri ürkek adımlarla girdi. Her şey bıraktığı gibiydi. Ama kendisi değildi. Yatağa çöktü. Gözleri sandığa kaydı. Sarı sürmeli, eski bir sandık. Onu da evi gibi açtı. İçinden bir hayat çıktı: mektuplar, biletler, çikolata kâğıtları, küçük tuhaf eşyalar… Okudukça ağladı. Ağladıkça hafifledi. Sonra bir mektup… Kenarı yanık. Ona uzanırken tereddüt etti. Açtı:
Şair’e,
Kendinden vazgeçme!..
Kendini affet!..
Bir şans ver!..
Altında tek bir harf:
“Ş”
Kokladı. Yanık kokusu… Geçmişin kokusu… Pişmanlığın kokusu… Derin bir nefes aldı. Ve sustu. Ertesi gün gazetelerin üçüncü sayfasında küçük bir haber vardı:
17 Eylül 2025.
Sır gibi ölüm.
Eski şair, eski mahkûm, yeni mevta.
Bir adam öldü. Bir ses kaldı. Sandığın içinde o da yanarak sustu.
ISLIĞIN KÜLÜ-PINAR AKYÜZ ATMACA
deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co
“Bazı kelimeler karanlıkta anlam kazanır.”
Yorum Yaz