
KAYBOLMADAN ÖNCE BUL BENİ
Pınar Akyüz Atmaca
Az kaldı. Sana değil, senden artakalana ulaşmama az kaldı. Peki sen, sen hangi yokluğun içindesin?
Bir kasım sabahı dünyaya değmemeye çalışarak yürüdüm; parmak uçlarımda, sanki bastığım yer canımı alacakmış gibi… Öncesi sessizlik. O, içimde büyüyen bir yara gibiydi. Kabuk tuttu, sonra çatladı toprak gibi. Çığlık da o zaman çıktı işte. Ne olduğunu anlamadan rolüne bürünen bir çocuk oldum maskeli, şifahi baloda.
Babamla göz göze geldiğimizde adım çoktan verilmişti: “Aybala.”
Küçük bir evrenden geldim, fazlası olmayan ama eksikliği de bilinmeyen bir yerden. Şimdi buradayım; duvarların sınır, sözlerin sonsuzluk olduğu bu yerde. Daha ilk andan içimde bir cümle yankılandı: Geri dönemez miyim?
– Aybala!..
Babamın sesi, her defasında beni hayata çağıran o ip gibi gerilir. “Geliyorum!” derim. Hep gelirim. Ama hiçbir zaman gerçekten varamam.
On beş yaşındayım şimdilerde. Gözlerimde annemin kehribar kokusu, saçlarımda gecenin karası vardır. Bana bakan herkes güzelliği tarif eder bir bir oysa ben, içimdeki eksikliği sayarım. Bir sızı bir bedene çivilenebilir mi? Ben o gün öğrendim. Annem öldüğünde beş yaşındaydım. Ölümü anlamadım o zaman, sadece yokluğu öğrendim. Sanki beni götürmedikleri uzun bir misafirliğe gitmiş, evin içinden biri çekilmişti. Kapı duruyordu, eşya duruyordu, ben duruyordum. Ama bilmeden dünyam yerinden oynuyordu. Bekledim. Günlerce, haftalarca, aylarca… Gelecek sandım. Gidilen yerden dönülürdü ya! Bir gün anladım: Bazı misafirlikler dönüşsüzdü. İşte o gün içimden bir şey koptu, gitti. İlk gelişimde olduğu kadar keskin, ilk kaybımda olacağı kadar derin bir çığlık attım: “Geri dönemez miyim?” dedim yine. Cevap gelmedi. Çünkü bu soru için artık daha da geçti.
Babam o günden sonra eksik yürüdü. Bir insanın içinde çoğalan, nefes alan şeylerin birer birer söndüğünü, sustuğunu gördüm. Yürümeyi değil belki ama bir yere varmayı unuttu. Önce annem gitti, sonra babaannem. Evimiz küçülmedi ama içi iyice boşaldı. Duvarlar yerinde kaldı da yankıları kayboldu. Babam, yürürken de bazen duruyor. Sanki görünmeyen bir şeye çarpıyor. Sanki geçmiş, önünde duvar misali kaskatı dikiliyor. Ben o anlarda onun elini tutuyorum. Çünkü birimizin kalması gerekiyor. Gözlerime baktıkça annemi görüyor, bir türkü dinler gibi de içini çekiyor. Ciğerinden tüteni görüyorum sanki. Mırıldanıyor biraz da başka şeyler:
Dile geldi, dilime geldi
Aşkının ateşi dilime değdi
Sen ayçasın ben toprak
Yay ışığını gönlüme çak çak
Anneme de maniler düzerdi, iyi uydururdu. O, bende annemi bulsa da ben aynaya baktıkça pek kimseyi göremedim. Peki, insan kendine de yabancı kalabilir mi? Ben kaldım. Büyüdüm. Ama içimde bir çocuk süresiz tutsak kaldı. Annesini bekleyen bir boşlukta büyüdü ve küçüldü.
Bugün yine oradayız. Toprağın üstünde duran, altında sonsuzluğu saklayan o yerde. Çürümüş bir zamanın kokusundayız. Babam susuyor. Ben de susuyorum. Topraksa derinden derine konuşuyor. İçimde yeni olmayan bir ses kıpırdıyor. “Bul beni!” diyor. Ama kimi? Annemi mi? Yoksa onunla gömülen beni mi? Eğiliyorum. Toprağa değil, kendime. Kulak veriyorum fısıltılara:
— Bul beni!
“Kimi?” diyorum. Sesim, ne göğe yükseliyor ne toprağa iniyor. Olduğu yerde öylece kalıyor. Sesim geri de dönmüyor. Fakat bu kez boşluk cevap veriyor:
— İnsan, bazen de kaybolmaz. Bazı insanlar zaten hiç var olmamıştır.
ÖYKÜ – KAYBOLMADAN ÖNCE BUL BENİ- PINAR AKYÜZ ATMACA
deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co
“Bazı kelimeler karanlıkta anlam kazanır.”
Yorum Yaz