
Otuz beş yıl önce, bir nisan sabahında Beyoğlu’nda Onu ilk gördüğü günü. Sabaha karşı meyhaneden çıkmış, sallana salana evinin yolunu hatırlamaya çalışıyordu. O zamanlar tam bir delifişekti, en hızlı yaşadığı dönemleriydi. Güzel kadınlar etrafında pervane oluyordu. Beyoğlu’nda onu tanımayan yoktu. Kim derdi ki Arif paşanın yaveri Ramis Azizzade gibi bir beyefendinin oğlu böyle bir serseri olsun. Beyzadenin suyu mey, gülü nargileydi. Balosu, kantosu en çokta tangosu olmayan gecesi geçmezdi.
Yine böyle bir gecenin sabahı arkadaşlarının teker teker dağılıp onu yalnız bıraktıkları bir sabah, şarabın verdiği sarhoşluktan ayakta duramıyordu. Düşe kalka o zamanlarlar masmavi olan deniz kenarında evinin yolunu hatırlamaya çalışıyordu. Cebinden küçük ajandasını çıkarıp ayılabileceği bir hatunun evini ararken kendini terzihanenin içinde bulmuştu. Kadınlar dikiş makinesinde çalışırken bir anda durmuşlar, şaşkın şaşkın bakakalmışlardı. Sarhoşluktan dili dönmüyordu. Özür dilemeye çalışırken, arkadan biri itekleyip üzerine koca bir tomar kumaş devirdi. Sinirden bir anda sarhoşluğu dağılan beyzade kumaşın altında hışımla çıkıp doğruldu.
“Sen ne cüretle…” derken onu yere deviren terzi yamağı olan kızın okkalı tokadıyla tekrar yere devrildi.
Miski amber bir koku yüreğini sızlatıp, bulanık şuurunu apaydınlık etti. Terzi yamağı kız kumaşı toplayıp hışımla uzaklaşırken, beyzade de utancında kendini sokağa attı. Kapının önünden uzaklaşırken terzihanenin Ermeni sahibi bozuk Türkçesiyle kızın adını söyledi.
“Firuzan, n’aporsun? Oynasma, hemen isinin basına geç”
Deli bir rüzgârın çarptığı kapının sesi, ihtiyarı hatıralarından uyandırdı. Evin kenarına rasgele istiflenmiş kutular yere yıkıldı. Yaramaz Ramis koşarak içeri girdi ve kutulardan birinden düşen eski defterin önünde durdu. İhtiyarın buğulu gözlerine, meraklı bakışlarla bakarak bir şeyler söylemek ister gibiydi. İhtiyar gözlerini ovalayıp yerdeki defteri eline aldı. Oğluna:
“Paşam bu benim şiir defterim” dedi. Tekrar koltuğuna oturdu ve sayfalarını karıştırırken artık toz halene gelen karanfilin bulunduğu sayfadaki şiiri gördü.
“Sana okumamı ister misin?” dedi. Ramis İhtiyar babasının oturduğu koltuğun önüne, dizlerinin üstüne oturdu ve başını ihtiyarın bacaklarına yasladı.
Ne Çare
İstanbul’da bir başka İstanbul gözlerin
İçinde kaybolmamak ne çare
Mey midir yoksa sümbül-ü çehren mi
Sar-Hoş olmamak ne çare
Mimoza gölgesi gibi dingin nefesin
Huşu bulmamak ne çare
Hülya mı yoksa hakikat mı ahu gözlerin
Uyanmak ne çare
Bahar bile böyle güzel kokmazken
Gül bile bu denli güzel açmazken
Güneş bile günde bir kez doğarken
Kıskanmamak ne çare
İhtiyar senelerdir sakladığı bu şiir defterini ilk kez okumuştu, yani Firuzan öldüğünden beri. O kadar uzun zaman olmuştu ki varlığını…(Arkası yarın)
ZAMANIN KUMLARI(2.BÖLÜM)-AVNİ KURU
deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co
“Bazı kelimeler karanlıkta anlam kazanır.”
Yorum Yaz