
Yüzük
İstanbul’un sımsıcak bir yaz gününde başladı Atakan ve Cansu’nun hikayesi. Atakan, Levent’te bir plazanın içindeki sigorta şirketinde çalışan, sıradan ve durağan bir yaşam süren bir adamdı. Sabah işe gider, akşam eve dönerdi. Değişime ve yeniliğe pek açık değildi—Cansu’yla tanışana kadar…
O yaz günü, Cansu sigorta şirketinde yeni işe başlamıştı. Tesadüf ki Atakan’la aynı departmanda çalışacaktı. Cansu, Atakan’ın tam zıddıydı: hayatı seven, enerjik ve yeniliklere açık biriydi. Bütün farklılıklarına rağmen aralarında oluşacak bağ, onları bile şaşırtacaktı.
Birbirlerini tanımaya başladıkça, aralarındaki mesafe yavaş yavaş eridi. Göz göze gelmeler, ufak sohbetler ve bazen birbirlerine konuşmak için bahane uydurduklarını fark ettiklerinde gülüşmeler... Ancak, hissettiklerini açığa vurmaya cesaret edemiyorlardı. Özellikle Cansu ofiste olmadığında, Atakan sanki boşluğa düşüyor gibiydi.
Derken büyük bir felaket tüm dünyayı etkisi altına aldı: salgın başladı. Hayatın düzeni altüst oldu; insanlar evlerine kapandı, işler uzaktan yapılmaya başlandı, sokaklar bomboş kaldı. Dünya adeta durma noktasına gelirken, herkes #evdekal ve #evdehayatvar etiketleriyle birbirini izole olmaya teşvik ediyordu.
Bu zor günlerde bile birbirlerini düşünmeyi bırakmadılar ancak hâlâ duygularını açık edemiyorlardı. İş gereği bilgisayar ekranından gördükleri birbirlerinin yüzleri, içten içe hayatta kalma sebeplerine dönüşmüştü.
Zaman geçti, yaz yeniden geldi ve kısıtlamalar yavaş yavaş kalkmaya başladı. İkili tekrar ofise döndü. Birbirlerini yeniden görebilmek onları oldukça mutlu etmişti. Zamanlarının neredeyse tamamını birlikte geçiriyor, yemek aralarında dahi ayrılmıyorlardı. İş yerindeki diğer çalışanların bile dikkatini çekmişlerdi.
Bir süre sonra Cansu işinden ayrılmaya karar verdi. Müdürüne istifasını verdikten sonra eşyalarını topladı ve iş yerindekilerle vedalaştı. Ancak bu durum Atakan’ın dünyasını adeta yerle bir etti; Cansu’yu bir daha asla göremeyeceğini hissetti.
Ama bu ayrılık onları daha da yakınlaştırdı. Artık sürekli mesajlaşıyor ve bolca telefon konuşması yapıyorlardı. Mesafeler aşılmaz bir engel olmaktan çıkmıştı. Bir gün, Cansu’nun cesaretlendirmesi ile Atakan uzun zamandır içinde biriktirdiklerini açıkladı: “Seni seviyorum.” Bu kelimelerle birlikte gelen birkaç dakikalık heyecanlı bekleyiş… Sonunda Cansu’dan beklenen yanıt geldi: “Ben de seni seviyorum.”
Ertesi gün Etiler’de buluştular. Birbirlerine sarıldıklarında sanki birbirlerini yıllardır ilk kez görüyor gibiydiler. Söylenecek onca şey olduğu hâlde susup yalnızca göz göze geldiler; ellerini sıkıca kenetleyip öyle kaldılar. Bu sessiz ama çok şey anlatan anlardan birinde Cansu, Atakan’ın boynuna küçük bir öpücük kondurdu; ardından el ele tutuşup Etiler sokaklarında yürümeye başladılar. O anların büyüsüyle eve dönüş yolunda, oturdukları arabada Cansu dudaklarına usulca bir buse bıraktı ve vedalaşıp evine çıktı.
Dünya karmaşasıyla dönmeye devam ederken, Atakan’la Cansu için zaman durmuş gibiydi. Akılları birbirlerinden çıkmıyordu; her saat her dakika diğerini düşünüyorlardı. Akşamları buluşup aşkın tadını doya doya çıkarıyorlardı.
İki aşık, bir cumayı takip eden hafta sonunda, şehirden uzak, sadece baş başa kalabilecekleri sakin bir sahil moteline doğru yola çıktı. Bu kısa kaçamak, ilişkileri için özel bir anlama sahipti. İlk akşamlarını güzel bir yemekle taçlandırdılar, ardından rakı kadehlerini doldurup yudum yudum sohbetlerini derinleştirdiler. Atakan, her zaman olduğu gibi Cansu’yu izlemeye doyamıyordu; her anını hafızasına kazıyor gibiydi. Gecenin ilerleyen saatlerinde, odalarına çekildiklerinde birbirlerine daha da yakınlaştılar. Ancak o zaman kimse, bu hafta sonu tatilinin birlikte geçirdikleri ilk ve son anılar olacağını bilmiyordu. Her şeyden habersiz, bu anın güzelliğini yaşıyorlardı, hafızalarından hiç silinmeyecek bir şekilde.
Tatilin üzerinden bir ay geçmişti. Cansu, her zamanki gibi Kadıköy’deki buluşma noktalarına gitmiş, Atakan’ı bekliyordu. Ancak Atakan yine gecikmişti. Telefonuna defalarca aramalar yaptı; her seferinde “Beş dakikaya oradayım.” yanıtını alıyor, ardından Atakan’ın hiç değişmeyen ihmalkarlığına biraz daha sinirleniyordu. O sırada Atakan direksiyonun başında, hızla ilerliyordu. Yol boyunca sürekli şerit değiştirirken kontrolü kaybetti ve kaçınılmaz olan gerçekleşti: Trafik kazası!.. Bir kamyonun altında kalan araç hurdaya dönerken, yaşam da geri dönülmez bir şekilde değişti.
Cansu ise onun yolunu gözlemeye devam ediyordu. Süre geçiyor, sabrı tükeniyordu. Yine telefonuna uzandı ve sinirle numarayı çevirdi. Ancak bu kez açılan hatta tanımadığı bir ses vardı. Kim olduğunu ve Atakan’ın nerede olduğunu sordu; karşıdaki kişi ise bir polisti. Yaşananları anlatırken Cansu‘nun dünyası altüst oldu. Söylenen her kelime, zamanın akışını durdurdu adeta; telefonu elinden düşürdü ve koşar adımlarla hastanenin yolunu tuttu.
Hastaneye vardığında, Atakan’ın annesi Elvan Hanım‘ı gördü. İkisi birbirine sımsıkı sarıldı ve acıları içinde gözyaşı döktüler. O esnada Elvan Hanım çantasından bir kutu çıkardı ve içinden bir yüzük alıp Cansu’ya verdi. “Bu senin… Dün gece konuşmuştuk; bu yüzüğü alıp bugün sana evlenme teklifi edecekti. Ama maalesef yüzüğün sahibi sana ulaşamadı“ dedi hıçkırıklarla boğuşarak. Ardından sessizce oradan ayrıldı. Cansu gelen yüzüğü ellerine aldı; inceleyince içinde “C. & A.” harfleri ile o günün tarihinin yazılı olduğunu gördü. Bu kadar özel bir emanet görmek, tüm acısını daha da derinleştirdi. O an baygınlık geçirerek yığıldı ve hastanede bir odaya alındı. O günden sonra Cansu o yüzüğü çıkaramadı, çıkarmak istemedi de… Onu parmağında taşıyarak Atakan’a olan bitmeyen sevgisini içinde yaşatmaya devam etti. Bu sevda, hayatının en derin acısına rağmen hiç sönmedi…
SON
YÜZÜK-EMRE AYDIN
deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co
“Bazı kelimeler karanlıkta anlam kazanır.”
Yorum Yaz