sv

ELİF-EMRE AYDIN

15 Eylül 2026 21:51

ELİF

 Saat gece 11’di. İzmir’e gidecek otobüs perona gelmişti, hareket etmesine yarım saat vardı. Valizim yoktu, bir sırt çantam vardı, içinde fotoğraf makinem, bir tişört, bir gömlek, bir çift çorap, bir pantolon, parfüm, deodorant, diş macunu ile fırçası ve Kaan Murat Yanık’ın Uzakların Şarkısı kitabı vardı. Kitabı otobüste okurum diye almıştım yanıma. Otobüs 11.30’da hareket etti, bütün gün işteydim. Her sabah saat 6’da uyanıyordum ve üzerimde günün yorgunluğu vardı, otobüs hareket ettikten bir saat sonra uyku bastırdı ve uyuyakalmışım. Muavinin seslenmesiyle uyandım “Abi, İzmir’e geldik” dedi. Gözümü açtım, otobüs durmuş ve muavin başımdaydı, kitabımı çantama koyup indim otobüsten. İndiğimde saat 05.15’ti ve hava daha aydınlanmamıştı. Otogarda bulunan fırına giderek iki boyoz ve bir çay söyledim ve afiyetle yedim. Şimdi İzmirliler kızacaklar ama boyozun tadı sade poğaçaya benziyor. Saat altı olmuştu. Karşıyaka’ya hareket eden minibüse bindim, sahilde güneşin doğuşunu izlemeyi seviyorum. Yirmi beş dakika sonra Karşıyaka’da indim. Çarşıdan yürüyerek sahile gittim. Güneş yeni yeni doğuyordu, hemen bir banka oturdum çantamdan telefonumu çıkarıp fotoğraf çekmeye başladım. Konak’a giden vapurlar, onların üstünden uçan martılar, sahilde bisiklet süren insanlar, yürüyüşe çıkan orta yaşlılar, evleri olmadığı için sahilde bankın üzerinde yatan evsizler, sabahlayan akşamdan kalan gençler. Her çeşit insan vardı, Atatürk Anıtı’nın olduğu yere gittim sonra biraz oradan gezdikten sonra sahil boyu yürüdüm, Zübeyde Hanım Parkı’na doğru yoldan geçen birkaç kişiye fotoğraflarımı çektirdim, sonra tekrar çarşıya çıktım, bir kahveciye girip soğuk ve sert bir Americano söyledim kendime. Kahvemi alıp yanında priz olan bir masaya oturdum telefonumu şarj etmek için. Telefonu prize taktım, oturdum kitabımı okumaya başladım, ama kendimi kitaba veremiyordum, Gözüm sürekli İzmir’de ve insanlardaydı. İzmir’e en son beş yıl önce gelmiştim. Aradan geçen zamanda şehri çok özlemiştim. İstanbul’u da çok seviyordum ama çok keşmekeş bir hayat vardı. Arada İstanbul’dan kaçmak iyi geliyordu. Bursa’ya da gidiyordum ama İzmir’in bende bıraktığı etkiyi bırakmıyordu. İlk olarak yedi yıl önce gelmiştim ama o ziyaretim çok kısa sürmüştü. Manisa’da işim erken bitmişti. Oradan İzmir’e geçip akşamüzeri fuara uğramış, ardından hemen geri dönmüştüm. Beş yıl önce de iki gün kalmıştım. İlk gün Karşıyaka ve Konak’ı dolaşmış, ardından asker arkadaşım Mehmet’le ayaküstü bir kahve içmiştim. Daha sonra Özdere’de yaşayan çocukluk arkadaşım Turgay’ın yanına gitmiştim. Bir gün daha kalıp Milas’a geçmiştim. O günden bu yana beş yıl geçmişti ve İzmir’i çok özlemiştim. İzmir’de güzel kadrajlar yakalamıştım. “Saat 10 gibi Mehmet’e İzmir’de olduğumu söylemek için mesaj attım. Malum, cumartesi günüydü; uyuyordur diye düşünmüştüm. Aradan bir saat geçtikten sonra telefonum çaldı. Arayan Mehmet’ti. ‘Bir saate kadar hazır olurum, Karşıyaka İZBAN’da buluşalım,’ dedi.

 Öğlen saat 12 olmuştu. Mehmet geldi ve beni kahvaltıya bir kahvaltıcıya götürdü. Mehmet’in abartma huyu beni deli ediyordu. Aradan kaç yıl geçmesine rağmen bana borçlu olduğunu söyleyip dururdu. Askerde yazıcılık yapıyordum. Bir sabah koğuşa nöbetçi bir asker gelip bölük yazıcısını sormuştu. Ben de “Benim,” dedim. Nöbetçi, subayın çağırdığını söyledi. Hemen üstümü giyip nöbetçi subayın yanına gittim. Tekmil verip “Emredin komutanım!” diye bağırdım. “Bilgisayarın başına geç, nöbette uyuyan iki askerle ilgili tutanağı tut ve bana getir,” diye emir verdi. Hemen odaya geçip örnek tutanaklardan birini buldum ve tutanağı hazırlayıp nöbetçi subaya verdim. “Gidebilirsin,” dedi. Yukarı çıktığımda Mehmet ile Gürkan’ı buldum ve onlara acı haberi verdim. Tutuştular. Yapacak bir şey yoktu, emir demiri keser. Aradan iki ay geçti. Tutanakla ilgili herhangi bir işlem yapılmadı ve konu unutulup gitti. İki ay sonra, tesadüf eseri o günkü nöbetçi subay olan binbaşı yine nöbetteydi. Bizim bölük komutanıyla karşılaştı, selamlaştılar. Derken konuya girdi. Binbaşı tutanağı unutmamıştı ve o askerlere ne yapıldığını sordu. Bizim yüzbaşı ise konudan haberi olmadığını söyledi. Ben de akşam nöbet çizelgesini imzalatmak için yüzbaşıyı bekliyordum. Binbaşı bana dönerek, “Bu tutanağı kim tutmuştu?” dedi. Yüzbaşı da bana dönerek hemen, “Kimdi?” diye sordu. “Hatırlamıyorum,” dedim. Yalan söylüyordum. Hatırlıyordum. Hâlâ Mehmet ile Gürkan’dı ve tutanaklar da bilgisayarda kayıtlıydı. “Sabah o tutanağı masamda istiyorum,” dedi bizim yüzbaşı. “Emredersiniz,” diyerek odadan çıktım. Koğuşa gittim, hemen Mehmet’i yanıma çağırdım ve durumu anlattım. Yalvardı: “Verme,” dedi. “Ama yapacak bir şeyim yok,” dedim ben de. “Bizim yüzbaşı biraz unutkandır. Onun bu zaafından yararlanıp hatırlamazsa vermem,” dedim. “Elimden gelen bu.” Yalvardı yine. Ben de elimden geleni yapacağımı söyledim. Sabah olmuştu ve bölük komutanı konuyu unutmuştu. Ben de hatırlatmadım ve konu bir kez daha unutulup gitti. Mehmet ise bunu her seferinde anlatıp durdu. İstanbul’a geldiğinde, asker arkadaşlarıyla toplandığımızda, ailesine, herkese, her yerde anlattı durdu. Konuyu kapat dememe rağmen bir türlü kapatmıyordu. Kahvaltımızı yaptık, üstüne kahvemizi içip kalktık ve çarşıda yürüyerek iskelenin oraya kadar geldik. Sahilde konuşmaya devam ediyorduk; kendimizden, yaşamlarımızdan bahsediyorduk. Ardından vapura binerek beraber Konak’a geçtik. İzmir Fuarı açılmıştı. Fuarda biraz gezdikten sonra eski tadının kalmadığını söyleyerek söylene söylene çıktık. Fuar, İzmir için bir gelenektir ama fuara gelenlerin çoğu eski tadının kalmadığını söylüyor. Fuardan çıktıktan sonra araba kiralayıp Çeşme’ye doğru gittik. Çeşme’yi artık İstanbullular basmış; her yer İstanbullu dolu. İki saat Çeşme’de kaldıktan sonra Karşıyaka’ya döndük. Kiraladığımız arabayı park ettikten sonra beni eve çağırdı. Ben gelmek istemediğimi, evde vakit kaybetmek istemediğimi söyledim. Uyku dışında eve girmek istemiyordum çünkü günümün heba olmasını istemiyordum. “Sen geç, ben gezeceğim,” dedim. Akşam 9’da Bostanlı’daki Olta Balık Restoran’a gelmemi söyledi. “Rakı içelim,” dedi. Tamam dedikten sonra Mehmet’ten ayrıldım.  

   Ben oradan tekrar Konak’a geçtim. Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne, Gündoğdu Meydanı’na ve Asansör’e gittim. Orada bir bara girip bira yudumladım. Bu sıcakta buz gibi bir bira çok iyi gelmişti. Saat 20.30 gibi Konak’tan Bostanlı’ya geçmek için bir taksiye bindim ve şoföre Olta Balık Restoran’a gitmesini söyledim. Yol 45 dakika sürmüştü. İçeri girdiğimde Mehmet beni bekliyordu; rakıyı doldurmuş, içiyordu. Ayağa kalkıp yanıma geldi. Kapıya doğru bakan bir masaya oturduk. Bir 50’lik Yeni Rakı söylemişti. Mezeleri ve yemeği de bana seçtirdi. Rakıyı bardağıma doldurdu ve ilk kadehimizi “Şerefe!” diyerek kaldırdık. Sohbet sohbeti açtı. Konuşurken arkada Müzeyyen Senar’dan Gamzedeyim Deva Bulmam çalıyordu. Ailelerimizden bahsettik, ona İstanbul’u ve nasıl bir şehir olduğunu anlattım. Eski anılardan, askerlikten konuştuk. O anda hayatımın değişeceğini bilmeden gözlerimi kapıya doğru çevirdim. Üzerinde siyah bir elbise, eteğinde yırtmaç, ayağında ince topuklu siyah ayakkabılar, göğüs dekoltesi ve denizden yeni çıkmış gibi görünen esmer teni vardı. Hafif kumral saçları, ayak bileğinde mavi bir halhalı ve boynunda kocaman bir deniz yıldızı kolyesiyle ortama ışık saçıyordu. Yürürken gözlerimi ondan alamıyordum. Mehmet hâlâ konuşuyordu ama ben onu ne duyuyor ne de görüyordum. Yavaş yavaş, salına salına bana doğru geliyor gibiydi. Tam çaprazımdaki, onu rahatça görebileceğim masaya çantasını bıraktı. Masadaki iki erkekle el sıkıştı, diğer iki kadına ise sarıldı ve masaya oturdu.

  Fiziken Mehmet ile birlikteyim ama aklım, gözüm sürekli o kadındaydı. Onun rakı içmesini izliyordum, konuşmalarını duymaya çalışıyordum. Mehmet hiç yokmuş gibiydi o ile ben sadece. Arada benim tarafa bakıyordu, ben ise hemen gözlerimi kaçırıyordum ondan.

 Gece boyu böyle sürüp gitti. Sonra Mehmet’in evine gittik. Koltukta uyuyakaldım. Uyandığımda saat 10’a geliyordu. Mehmet kalkmış, kahvaltıyı hazırlamış ve uyanmamı bekliyordu. Kahvaltımızı yaptıktan sonra her şey için Mehmet’e teşekkür edip sarılarak evden ayrıldım. İzmir’den ayrılmadan önce Karşıyaka İskelesi’nin karşısındaki kafeye gidip son bir kahve içmek istedim. Kafeye girip siparişimi verdikten kısa bir süre sonra kahvem geldi. Kahvemden ilk yudumu aldığım anda, “Tesadüfün ancak bu kadarı olur,” diye düşündüm. Dün akşam gördüğüm kadını yine gördüm. İçeri girmişti; üzerinde beyaz bir bluz, altında şort ve ayağında beyaz spor ayakkabılar vardı. Yine tam çaprazımdaki masaya oturdu. Garson yanına gidip siparişini aldı. Kahvesi geldikten sonra kahvesini eline alıp direkt benim masama geldi. “Selam, ben Elif,” diyerek masama oturdu. Ben de hafifçe ayağa kalkıp tekrar oturdum. “Buyurun,” dedikten sonra hâl hatır sordu: “Nasılsınız?” “İyiyim, sağ olun. Buyurun,” dedim. Ardından, “Sen beni tanımadın mı?” diye sordu. “Dün gece Olta Balık’ta gördüm sizi,” dedim. Ama onun söylediği, orası değildi. Daha önceden tanıştığımızı, kendinden emin bir şekilde söyledi. Ben sadece dün akşam gördüğümü söylememe rağmen ısrarla çok önceden tanıştığımızı söylüyordu. Başka da bir şey demiyordu. “Dün ilk karşılaşmamız değildi. Biz birbirimizi daha önceden tanıyoruz. Dün bana çok baktın; fark etmediğimi sanma. Ben sana her baktığımda ise gözlerini benden kaçırdın. Dün geceden bu yana, ‘Bu kadar tesadüf olur mu? Keşke yanına gelseydim,’ diye düşünüp durdum. Ama bak, yine burada karşılaştık. Seni gördüğüme çok mutlu oldum,” diyerek konuşmasını bitirdi.

  Çıkaramıyordum bir türlü. Oysa hafızam da güçlüdür; kolay kolay bir kişiyi ya da yaşanan olayları asla unutmam. Tanışıyormuşuz ama hatırlamıyordum. Ben dün akşam sadece çok güzel olduğu için ona bakıyordum; vurulmuştum ona. “Nereden tanışıyoruz?” diye sordum ama söylemedi. “Kendinden bahset,” dedim. Ailesinin Girit göçmeni olduğunu, kendisinin doğma büyüme İzmirli olduğunu söyledi. Ben ise aslen Urfalı olduğumu, doğma büyüme İstanbul’da yaşadığımı söyledim. “İstanbul’a geldiniz mi?” diye sorduğumda, arada geldiğini söyledi. Gittiği yerleri ve hangi tarihlerde geldiğini sorduğumda ise bunun imkânsız olduğunu söyledim. Çünkü onun gittiği yerlere ben o dönemlerde gitmemiştim. Bu ihtimal de olmadı. Kafamda ihtimaller canlandırıyor, nerede ve ne zaman tanışmış olabileceğimizi bulmaya çalışıyordum ama bir türlü çıkaramıyordum. Sonra kahvesini bitirdi. Telefonumu elime aldı, “Kilidi aç,” diyerek bana uzattı. Telefonun kilidini açtıktan sonra numarasını yazdı. “Çağrı at, kaydedeyim. Hatırlayınca yazarsın,” dedi ve arkasını dönüp gitti.

   Hani bir söz vardır, şaşkınlık karşısında “Ne oldu, ağzı açık ayran budalası gibi kaldın,” derler. Tam olarak o durumdaydım. Günübirlik gelmiştim İzmir’e ama hayatımın şokunu yaşamıştım. Kısaca, dün bir kadın gördüm. Çok güzel bir kadındı; bütün gece gözlerimi ondan alamadım. Ertesi gün, tam İzmir’den ayrılmak üzereyken bir kahve içmek için durduğumda ise o kadın karşıma çıktı, masama oturdu ve beni tanıdığını ısrarla söyledi. Hâlbuki ben onu ilk kez görüyordum. Elif gittikten tam yarım saat sonra masadan kalktım ve otogara gitmek için minibüse bindim. Otogardan, 45 dakika sonrası için İstanbul bileti aldım. Otobüs İstanbul’a doğru hareket etti. Telefonumdan Elif’i bulup “Bir daha görüşmek üzere, şimdilik hoşça kal,” diye mesaj attım.

  Akşam İstanbul’a indiğimde karnım acıkmıştı. Eve gitmeden önce bir lokantaya gidip karnımı doyurdum. Sonra eve geçip güzelce duş aldım ve deliksiz bir uyku çektim. Sabaha karşı uyandım. Yataktan kalkıp ılık suyla duş aldım, elbiselerimi giyip otoparka indim ve arabamın yanına gittim. Arabayı çalıştırdım ama İstanbul trafiği bir türlü bitmiyordu. İş yerinin otoparkına arabayı bıraktıktan sonra ofise girdim. Bütün gün telefonlar ve toplantılarla geçti; gün bir türlü bitmek bilmedi. Sonunda mesai bitti. Vadistanbul’daki iş yerimin ofisinden Kuzguncuk’a doğru hareket ettim. Kuzguncuk’ta bir kafeye oturup kendime bir kahve ve çikolatalı bir tatlı söyledim. O sırada aynı kafede, masasında çiçeklerle oturan Arda’yı gördüm. Tek başına oturmuş, heyecanlı bir şekilde birini bekliyordu. Hemen telefonla aradım. Arkasına bakmasını söylediğimde beni görünce çok şaşırdı. Masama gelip oturdu. Ona da bir kahve söyledim. Kahvesini yudumlarken anlattı; kız arkadaşıyla buluşacakmış ve onu bekliyordu. Kahvesini bitirmişti. “Git, arkadaşın gelir; ayıp olmasın,” diyerek kendi masasına geçmesini söyledim.

 Arda gittikten sonra bir anda telefonuma bir mesaj geldi: “Elif: Beni hâlâ hatırlamadın mı?” İşin kötü tarafı, hâlâ hatırlamıyordum. O ise ısrarla birbirimizi tanıdığımızı söylüyor, başka da bir şey demiyordu. “Maalesef hayır,” diye cevap verdim. “Sen biliyorsan söyle lütfen,” dememe rağmen o da “Hayır,” diye cevap verdi. Profil fotoğrafı bile çok güzeldi. Beyaz bir elbise giymişti; çok güzel görünüyordu. Fotoğrafına bakıyordum, tatlımı yiyip kahvemi içerken bir yandan da onu hatırlamaya çalışıyordum ama hâlâ çıkaramıyordum. Kahvem ve tatlım bitmişti. Arda’nın ve kendi masamın hesabını ödeyip kafeden çıktım. Kuzguncuk sokaklarında park ettiğim aracıma doğru yürüdüm. Arabaya bindim, kontağı çevirdim ve motoru çalıştırdım. Hareket etmeden önce telefonumu elime alıp Elif’in fotoğrafına bir kez daha baktım. Yine hiçbir şey gelmedi aklıma. Sanki hafızamın içinde kocaman bir duvar vardı ve ne kadar zorlasam da o duvarı aşamıyordum. Telefonu koltuğun üzerine bıraktım ve arabayı hareket ettirdim. Paşalimanı Caddesi’ne çıktığımda yol neredeyse bomboştu. Gaza biraz fazla bastım. İstanbul’un o bitmek bilmeyen trafiğinden sonra boş bir yolda ilerlemek iyi gelmişti. Tam o sırada telefonum çaldı. Ekranda Elif’in adı yazıyordu. Bir an tereddüt ettim. Arabayı kenara çekmek yerine elim istemsizce telefona uzandı. Mesajı görmek istiyordum. Belki de bana geçmişimizi hatırlatacak bir şey yazmıştı. Telefonu elime aldım. Ekranın kilidini açtığım anda önümdeki yola bakmadığımı fark ettim. Başımı kaldırdığımda artık çok geçti. Direksiyon bir anda kontrolden çıktı. Frene bastım ama araba durmadı. Önümdeki duvar hızla üzerime geliyordu. Son gördüğüm şey Tekel Sahnesi’nin duvarı oldu. Ardından büyük bir gürültü duyuldu. Sonra her şey karardı.

 Gözümü açtığımda kendimi Karşıyaka Vapur İskelesi’nin önünde bulmuştum. Boş gözlerle etrafa bakıyordum. “Neden buradayım?” diye düşünüyordum. En son hatırladığım şey Tekel Sahnesi’nin duvarıydı. Saatime baktım, 12.15’ti. Nedensizce vapura bindim. Vapur Konak İskelesi’ne yanaştı. İndiğimde Körfez’in kokusu burnuma geldi. İzmirliler için artık bu koku olağanlaşmış olabilir. Konak sahilinde yürümeye başladım. Etrafı izliyor, neden burada olduğumu anlamaya çalışıyordum. Sonra, “Madem neden burada olduğunu bilmiyorsun, o zaman keyfini çıkar,” diyerek gezmeye başladım. Önce bir kafeye giderek kendime kahve ve tatlı söyledim ve afiyetle yemeye başladım. Yemeğimi sakince yerken bir anda telefonum çaldı ve irkildim. Telefonu cebimden çıkarıp açtım. Arayan Mehmet’ti. “Kanka, akşam benimlesin. Yoksa ağzını yüzünü kırarım,” dedi ve telefonu kapattı.

  Biraz sonra kafeden kalktım ve Kordon’u boydan boya yürüdüm. Telefonumu çıkarıp sağa sola fotoğraflar çekmeye başladım. Bir süre sonra fotoğrafları kontrol ederken bir tanesi dikkatimi çekti. Fotoğrafta üzerinde beyaz bir elbise olan, denizden yeni çıkmış gibi görünen esmer tenli, hafif kumral saçlı ve sol ayak bileğinde mavi bir halhal bulunan bir kadın vardı. Yüzünü net çekememiştim. Fotoğrafa biraz daha dikkatli baktım. Ardından başımı kaldırıp aynı tarafa baktığımda böyle birini göremedim. Bir süre etrafa baktıktan sonra yoluma devam ettim. Bu sefer Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki mağazaları gezmeye başladım. Saate baktığımda saat altı olmuştu. Mehmet yine aramıştı. Saat yedide buluşacağımızı ve bana çok büyük bir sürprizi olacağını söyledi. “Ne sürprizi?” dememe kalmadan telefonu kapattı.

 Yedide Mehmet’le buluştuk. Beni arabayla alıp önce evine götürdü. Bana elbiseler almıştı. Önce Mehmet’in evinde duş aldım, sonra üstümü giyinip onu beklemeye başladım. “Hazırım kanka, hadi!” diye seslenince oturduğum koltuktan kalkıp kapıya yöneldim. “Ne lan bu sürprizin?” dedim. “Adı üstünde, sürpriz,” dedi ve konuyu kapattı. Arabaya gerek olmadığını söyleyip yoldan geçen bir taksiye el ederek durdurdu. Ön koltuğa oturdu ve “Olta Balık Restoran,” diyerek beni şaşırttı. Restoranın önündeki vale taksinin kapısını açıp “Hoş geldiniz,” diyerek eliyle kapıyı gösterdi. “Kanka, gel gel,” diye heyecanla konuşuyordu Mehmet. İçeri girdikten sonra Mehmet garsonla konuştu ve garson bize masaya kadar eşlik etti. Masa dört kişilikti ama biz iki kişiydik. Mehmet’in karşısına geçmek isterken kolumdan tuttu ve beni yanına oturttu. “Kim gelecek?” diye sorduğumda saatine baktı. “Bekle,” dedi. “Amma sabırsızsın,” diye söylendi. Masamıza gelen 50’lik rakıyı açıp bardağıma doldurdu. İlk yudumu almak için başımı kaldırdığımda onu gördüm. Lacivert, derin bir yırtmacı olan bir elbise giymişti. Denizden yeni çıkmış gibi görünen esmer teni, hafif kumral saçları ve ayak bileğindeki mavi halhalıyla, bugün sahilde fotoğrafını çektiğim o kadın karşımdaydı ve masamıza doğru geliyordu. Yanında başka bir kadın da vardı. Ağzımdaki ilk rakı yudumunu püskürttüm. Mehmet hemen ayağa kalkıp kapıda onları karşılamaya gitti. “Elif bu,” dedim kendi kendime. Mehmet kadınları kapıda karşıladı ve bizim masaya doğru gelmeye başladılar. O sırada telefona baktım. Sahilde çektiğim fotoğraftaki kadın oydu. Evet, Elif’ti. Kazadan önce bana yazan son kişi de Elif’ti. Son üç olayın üçünde de Elif vardı. “Acaba kazadan önce bana ne yazmıştı?” diye düşündüm. Gözlerimi kapatıp hatırlamaya çalıştım ama olmadı. Aklıma gelmedi. Gözlerimi açtığımda karşımdaydı. Hemen ayağa kalkıp “Merhaba Elif,” dedim. Hepsinin ağzı açık kaldı. “Biz daha tanıştırılmadık,” dedi Elif. “Nereden tanıyorsun beni?” diyecekken Mehmet, yanındaki Ayla’yla beni tanıştırdı. Ellerini sıktım ve oturmalarını bekledim. Onlar oturduktan sonra biz de Mehmet’le yerimize oturduk.

 Elif benim karşıma, Ayla da Mehmet’in karşısına oturdu. Ben oturduktan sonra ağzımızı açmaya fırsat vermeden Elif’in “Beni nereden tanıyorsun?” sorusuna verecek bir cevap bulamadım. “Son üç olayın üçünde de sen varsın,” nasıl diyebilirdim? Daha bunu kendime açıklamakta zorlanıyorken ona nasıl anlatacaktım? “Tahmin yeteneğim çok güçlü,” diyerek geçiştirdim ama bana inanmayan gözlerle baktı. O esnada çok şükür kurtarıcımız olarak garson geldi ve siparişlerimizi sordu. Ağzımı açmadım; onlar sipariş versin diye bekledim. O sırada ben de telefondan Elif’in numarasına baktım, ardından profil fotoğrafını açtım. Oydu gerçekten. “ELİF” olarak kayıtlı duruyordu. Mesaj yoktu ama… Of! Acaba kazadan önce bana ne yazmıştı? Kızlar ve Mehmet garsona siparişlerini verdikten sonra Elif, “Madem beni tanıyorsun, rakımı da doldur da ben de seni tanıyayım,” dedi. Ayla ve Mehmet gülmeye başladılar. Rakısını doldurdum, suyunu ilave ettim. Elif ilk kadehini kaldırdı. Mehmet, “Sağlığımıza!” diyerek kadehini kaldırdı. Biz de bardaklarımızı birbirine vurduk. Elif ilk yudumunu aldıktan sonra tekrar, “Evet, beni nereden tanıyorsun?” diye sordu. Yine aynı kaçamak cevabı verdim: “Tahmin yeteneğim çok güçlü,” dedim.

 onra aynı konu bir süreliğine tekrar açılmadı. Rakılarımızı içip yemeklerimizi yedikten sonra mekândan çıktık. Hepimiz için bir taksi çağırdık. Mehmet yine ön koltuğa geçti, kızlar ve ben arka koltukta oturduk. Elif ortamızdaydı. Kollarımız birbirine değiyordu ve hiç çekmiyordu kendini. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan Mehmet’in sesiyle irkildim. “Kızlar, buyurun,” dedi. Ben indim ve Elif’in elinden tutarak inmesine yardımcı oldum. Kafam hafif çakırkeyifti ama kendimdeydim. Elif’in ve Ayla’nın elini sıkıp “İyi geceler,” diyerek kızların binaya girmesini bekledik. Kızlar binaya girdikten sonra taksiye yeniden binip Mehmet’in evine gittik.

 Eve girdiğimizde Mehmet, “Elif’le anlaştınız, ne güzel,” dedi. Geçiştirmek için kafamı evet anlamında sallayıp koltuğa geçerek uzandım. O sırada Mehmet odasına gidip uyudu. Ben uyuyamadım. Elimde telefon, öğlen çektiğim Elif’in fotoğrafına bakıyordum. Bir süre sonra Elif’in numarasını açıp “İyi geceler,” yazdım. Telefon elimdeydi. Ekrana bakıyordum. Bir dakika geçti, ses yoktu. Beş dakika geçti, yine yoktu. On dakika olmuştu. Elif’ten hâlâ cevap gelmemişti. Telefonu göğsümün üzerine bıraktım. Gözlerimi kapattım. Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum. Sabah, koltukta uyuduğum için sırtım ve belimdeki ağrıyla uyandım. Koltuktan kalkıp Mehmet’e bakmak için odasına gittim. Horul horul uyuyordu. Mutfağa gidip çaydanlığa su koydum. Sonra bir havlu alıp duşa girdim. Duştan çıkıp üzerimi giyindim. Su kaynamıştı; çaydanlıktaki kaynar suyu demliğe döküp çayın demlenmesini beklemeye bıraktım. Mehmet hâlâ uyumaya devam ediyordu. Kahvaltılıkları hazırlayıp masaya yerleştirdim. Sonra aklıma takıldı: “Sanki bu evde yaşıyormuşum gibi davranıyorum. Misafir değil miyim ben burada, yahu?” diye sordum kendime. O sırada telefonumun bildirim sesiyle irkildim. Telefonu bulamadım. Bir süre sağa baktım, sola baktım; yoktu. En sonunda koltuğun altında buldum. Gelen mesaj Elif’tendi. Tam üç mesaj göndermişti.

 “Şükür, sonunda hatırladın.”

“Ne oldu, sesin çıkmıyor?”

“Günaydın, şok geçti mi?”

Hayda! Ne diyordu bu kadın? “Hatırladın” ne demekti? Ben neyi hatırlamıştım? Dün gece gördüğüm kadını bugün yeniden görmüştüm, sonra kaza yapmıştım, gözümü İzmir’de açmıştım. Şimdi de Elif bana yıllardır beni tanıyormuş gibi mesaj atıyordu. Her şey birbirine girmişti. O değil de ben niye burada ev sahibi gibi davranıyordum, onu da bilmiyordum ki. Hemen cevap yazdım: “Neyi hatırladım? Kafayı yiyeceğim. Seni gördüğümden beri hayatım bir muamma oldu. Kafam karıştı, ne olur yardım et,” diye yazıp gönderdim. Mutfakta elimde çayla beklemeye başladım. Üçüncü bardak çayımı içerken mesaj geldi: “O kazadan önce sana attığım mesajı hatırlıyor musun?” “Hayır, hayır, hayır,” diye yazdım. O sırada bir mesaj daha geldi: “O mesajda her şeyi açıkladım. Eğer hatırlarsan olayı çözeceksin.” Hatırlamıyordum ki… Hemen horlayan Mehmet’i yatağından kaldırdım. “Ne oluyor lan?” diye bağırdı. Sonra sakince, “Sen miydin?” diyerek tekrar kafasını yastığa koydu. Kalkması için çok uğraştım. “Gel mutfağa, bana her şeyi anlat,” dedim. Mehmet geldi. “Ne istiyorsun? Ne anlatacağım sana?” dedi. “Hayatım altüst oldu. Ben kimim, ne işim var burada?” diye sordum. Mehmet hiçbir şey olmamış gibi sakince ocaktan çaydanlığı alıp bardağına çay koyuyordu. “Ne anlatacağım ki?” diyerek masaya oturdu. “Elif’i anlat,” dedim. “Elif kim? Ben kimim?” diye sordum. Mehmet anlatmaya başladı.

 “Kanka, sen hakikaten hiçbir şey bilmiyor musun? Biz seninle çocukluk arkadaşıyız. Nasıl unuttun bunları? Göksu Mahallesi’nde aynı ilkokulda, ortaokulda ve lisede okuduk. Ailelerimiz de arkadaştı. Baban Nazım Amca, annen Serpil Teyze… Benim de ailem oldular. Annemi ve babamı trafik kazasında kaybedince bana sahip çıktılar, senden ayırt etmediler. Haklarını ödemem imkânsız ikisinin de,” derken araya girdim: “Biz asker arkadaşı değil miyiz?” diye sordum. “Ne askerliği? Ben askerliğimi Sarıkamış’ta yaptım. Hatta sen de gelmiştin yemin törenine. Burada beraber yazıyoruz. Unutmuş olamazsın bunları sen,” diye konuşurken fazla uzatmadan, “Geç bunları. Dün akşam getirdiğin Elif kim?” diye sordum. “Ayla benim sevgilim. Gerçi daha yeni beraberiz. Elif de Ayla’nın en yakın arkadaşı. Dün akşam Ayla’yı yemeğe çıkaracaktım, Elif de yanındaydı. Kendini zorla davet ettirdi. Ben de seni aradım, tek kalmamak için. Bu kadar her şey,” diyerek çayını bitirdi. “Ben yatmaya gidiyorum,” dedi ve masadan kalkıp odasına geçti. Artık iyice her şey karışmıştı. Asker arkadaşım çocukluk arkadaşım çıkmıştı. İstanbullu ben, İzmirli, hatta Buca’da doğup büyümüş biri çıkmıştım. Babamla annemin isimleri doğruydu; geri kalan her şey iyice kafamı karıştırıyordu. Mehmet, tıpkı askerlikteki gibi çok rahattı ama ben askerliğimi Amasya’da yapmıştım. Onunla nasıl aynı yerde olabilirdim ki? Elime telefonumu aldım ve hemen Elif’e mesaj yazdım.

“Müsait misin, buluşalım mı?” diye yazdım. Şimdi elimde telefon, Elif’in cevabını bekliyordum. “Tamam,” derse her şeyi onunla konuşacaktım. Artık cevapları ondan alacaktım. Aradan on beş dakika geçtikten sonra gelen cevap beni harekete geçirdi: “Yarım saat sonra Karşıyaka Vapur İskelesi’nin karşısındaki ünlü kahvecide buluşalım.” Hemen kalktım. Daha kahvaltı yapmamıştım; beş bardak çay ve yedi dal sigara içmiştim. Hemen peynir ekmek yapıp ayaküstü ağzıma attım. Odaya geçip üzerimi değiştirdim. Gri kot pantolon ve siyah gömlek giyip cüzdanımı ve telefonumu aldım. Mehmet’e, “Ben çıkıyorum,” diye seslendim ama hiç oralı olmadı. Binadan çıkıp sahile doğru yürüdüm. Daha vakit vardı, acele etmeme gerek yoktu. Bana kalsa vakit var diye Elif’in gelmesini beklerdim sonuçta. Vapur İskelesi’nin karşısındaki ünlü kahveciyi gördüğümde yine şoka uğradım. Burası, kazadan önce geldiğimde Elif’le ilk konuştuğum kafeydi. Kafeye girdim. Elif daha gelmemişti. Bir masaya oturdum. O sırada garson yanıma geldi: “Abi, hoş geldin. Her zamanki gibi Americano mu olsun?” diye sordu. “Her zamanki” deyince kendi kendime, “Ne demek her zamanki?” diye sordum içimden. Garsona evet dedikten yaklaşık beş dakika sonra o geldi. Elif’ti. Aklımı başımdan alan, onu gördüğümden beri kendimi unuttuğum kadın karşımdaydı. Bu sefer üzerinde beyaz bir tişört, diz üstü siyah bir etek vardı. Boynunda ilk gördüğümdeki deniz yıldızı kolyesi, ayağında beyaz ayakkabıları ve ayak bileğinde yine mavi halhalı vardı. Geldiğinde ayağa kalktım. Elimi uzatacakken boynuma sarıldı ve beni dudaklarımdan kocaman öptü. Ben hâlâ şoktaydım. Anlaşılan şok olmaya da devam edecektim.

  “Ayakta durmaya devam mı edeceğiz, yoksa oturup bana kahve söyleyecek misin?” dedi ayakta dururken. Ardından, “Yine aynı masaya oturmuşsun burada. Ben de karşıdaydım, hatırladın mı?” diye sordu. Ben ise şaşkın şaşkın ona bakıyordum. Garson geldi, benim kahvemi getirip masaya bıraktı. Sonra Elif’e dönerek, “Her zamanki double espresso mu, yenge?” diye sordu. Elif, evet anlamında başını salladı. Ben ise etrafa bakmaya devam ediyordum. Garson kahvesini getirene kadar bir sigara çıkarıp kendime yaktım. Elif hemen bana kızarak, “Bana yok mu?” diye söylendi. Paketimden çıkardığım sigarayı uzattım ama almadı. “Yakıp versene,” diye kızmaya devam etti. Garson kahvesini getirdi. Elif ilk yudumunu aldıktan sonra benim konuşmama fırsat vermeden, “Evet, hatırladın mı o mesajı?” diye sordu. “Hatırlamadım,” dedim şaşkın şaşkın. “Seni ilk kez o restoranda gördüm. Yanında başkaları vardı. Ertesi gün burada da seni gördüm. Bana ‘Seni tanıyorum,’ dedin. Sonra hayatım altüst oldu. En son hatırladığım, İstanbul’da arabada giderken senin mesajına bakıyordum ve kaza yaptım. Sonra kendimi burada buldum. İstanbullu olan ben İzmirli çıktım. Askerlik arkadaşım Mehmet, çocukluk arkadaşım çıktı. Şu anda doğru bildiğim tek şey annemle babamın isimleri ama daha onları da görmem lazım. Belki onlar da başka insanlardır. Çıldıracağım! Ne olduğunu bana anlatır mısın?” dedim. Ben konuşurken Elif kahvesini bitirmişti. Sonra konuşmaya başladı.

 “Sonunda bana doğru soruları soruyorsun. Dün üstüne basa basa sana ‘Beni nereden tanıyorsun?’ diye sordum. Sen ise beni geçiştirdin ama sen de biliyordun. Evet, tamam, diyeceksin ki kimseye anlatamam. Evet, doğru diyorsun. Bu hayatta tek bir evren yok, çok sayıda evren var ve biz her evrende biriz. Bazı evrenlerde Mehmet senin düşmanın olabilir, bazı evrenlerde ise sen mafya babası veya ülke başkanı olabilirsin. Ama sadece biz aynıyız, beraberiz ve anne babalarımız da aynı. Sana o gece mesaj attım. Buraya geleceğini biliyordum. Kim olduğumuzu bulalım diye attım o mesajı. Seninle burada beraber vakit geçireceğiz ve sen bu evrenden kendi evrenine geçeceksin. Biz orada da beraber olacağız.” Hâlâ şaşkın şaşkın Elif’e bakıyordum. Sonra devam etti: “Bu halhalı görüyor musun? Bunu sen bana kendi ellerinle yaptın. Hatırlıyorsan geldiğin yerde beni gördüğünde de ayağımdaydı. Ben senin olduğun her yerdeyim, bunu bil. Senin geldiğin yer İstanbul ve geri döndüğünde benim yanıma geleceksin. Her evrende farklı yerlerde olsak bile mutlaka birbirimizi buluyoruz. Hatırlıyorsan yedi yıl önce de gelmiştin, günübirlikti. Ben o zaman da senin yanına gelmiştim ama vakti gelmemişti, o dönemde erkendi. Şimdi ise İzmir’e gelmen gerekiyordu. Zamanın geçmek üzereydi ve sen geldin. O gece o iki kişiyle bilerek gittim. Senin o mekânda olduğunu biliyordum. Beni görmeni istedim. Sonra da gördün; gözünü benden ayırmadın. Farkındaydım. Buraya da senin burada olduğunu bilerek geldim, sen İstanbul’a dönmeden önce. Artık zamanı gelmişti, hatta geçiyordu.”

 Olayları çözmeye çalışıyordum ama aklım almıyordu. “Ben buradaysam şu anda burada olması gereken kişi nerede?” diye saçma bir soru sordum. Yüzüme bakarak gülümsedi. “Ayla ile Mehmet’i ben sevgili yaptım. Kısa süre içinde de kendimi yemeğe davet ettirdim. Seninle geleceğini biliyordum. Çünkü şu anda bu evrende senin yerinde olan kişi hastanede yatıyor, benim yerimde olan kişi de şu anda uyuyor. Sen bir süre sonra kendi evrenine geçeceksin. Geçtiğinde kazadan sağ çıkacaksın ve benle sen beraber olacağız. Tabii seni bu evrene geçirdiğim için bunun bir bedeli olacak ama şu anda onu düşünmek istemiyorum. Çünkü o evrende seni kaybetmek üzereydim. İzmir bizim aşkımızın şehri. Bütün evrenlerde tek ortak noktamız İzmir. Birinde burada tanışıyoruz, birinde sana burada evlenme teklif ediyorum, birinde sen İzmir’de, ben Ankara’da oluyorum. Yani anlayacağın, İzmir hayatımızın bir noktasında mutlaka karşımıza çıkıyor.”

 Kafamdaki sorular azalacağına daha da çoğaldı. “Biz şimdi bedenen mi, yoksa bilinç olarak mı buradayız?” diye sordum. “Bilinç olarak geçiş yaptık,” diye cevapladı. “Bunun bedeli ne olacak?” diye sorduğumda ise “Senden sonra ölmek,” diye cevap verdi. Son olarak, “Peki, nasıl geçeceğiz?” diye sordum. “Şimdiki Kültürpark’ın içinde bir ağaç var. Oradan geçeceğiz,” diyerek konuyu kapattı. Beynim allak bullak olmuştu. Kalkıp hesabı ödedik ve kafeden çıktık. Sonra vapura binip doğru Konak’a gittik. Oradan fuar alanının bulunduğu Kültürpark’a geçtik. Parkın içindeki o ağacın önüne geldik. Elif ağaca dokundu ve bir kapı açıldı. “Gittiğinde sana bir sürprizim olacak,” dedi ve beni dudaklarımdan öpüp kapıdan içeri doğru itti.

 Gözlerimi açtığımda hastane odasındaydım. Annem başucumda Kur’an okuyordu. Hemen, “Anne,” diye seslendim. Annem elindeki Kur’an’ı üç kere öpüp başına koyduktan sonra yanına bıraktı. “Oğlum, oğlum!” diye sevinçle seslendi ve hemen hemşirelere haber verdi. Başımı yana çevirmiş, sadece yere bakıyordum. Bir anda bir ayak gördüm. O ayaktaki halhalı fark ettim; hem de mavi bir halhaldı. Başımı yavaşça yukarı doğru çevirdiğimde onu gördüm: Elif’i.

 “Demedim mi sana sürprizim olacak, sevgilim?” dedi.

SON.

Emre A.

 

Bu Eseri Paylaş:

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

Sıradaki içerik:

ELİF-EMRE AYDIN

deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co