
MÜYESSER HANIM
“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar… Hepsi hepsi.”
İlhan Berk
Eşimle kaybolduğumuz mahallenin ara sokaklarında dolaşıyoruz. Nerede olduğumuzu anlamak için etrafa bakınıyorum. Sonra onu görüyorum. Eşime “Dur!” diyorum. Panik halde frene basıyor.
“Bekle sen.”
Eşim bu hallerime alışkın; bugünlerde sormadan her dediğimi yapıyor. Eşimin meraklı bakışlarını geride bırakıp ona doğru yürüyorum.
“Müyesser…”
Müyesser sessizce karşımda dikiliyor. Güzelliğinden bir şey kaybetmemiş. Hatta yıllar geçtikçe olgunlaşmış daha bir güzelleşmiş.
“Pembeleri giymişsin, pek yakışmış,” diyorum.
Gözleri kapalı, bana bakmıyor.
“Yoksa kırgın mısın?”
Rüzgar esmeye başlıyor. Bunaltıcı bir hava var. Rüzgar önce yağmurun kokusunu getiriyor. Hışırdayan yaprakların sesini duyuyorum. Sesin geldiği yöne dönüyorum. Devasa bir büyüklüğe ulaşmış dut ağacını görüyorum. İşaret ediyorum Müyesser’e. “Beraber ektiğimiz mi?” Sanki başını sallıyor, onaylarmış gibi.
Çocukkendi tanışmamız. Kocaman bir ağzı ve çipil çipil gözleri vardı. İlk gördüğümde ağzıyla hepimizi yutacak sanmıştım. O neşeli açıklıktan hepimizi içeri alacak, renkli bir rüya alemine bırakacakmış gibi hissederdim. Hayaller de kurmuştum onunla ilgili. Sırtımı ona yaslayıp gecenin karanlığında yıldızları seyredecek, arkadaşlarımızla şarkılar söyleyecektik. Sonra bahçesine çiçekler ekecektik renk renk. Kokusu sokağa taşacaktı.
Babamın elinde bir çekiç, ağzında çiviyle adım adım, ilmek ilmek yapılışını izledim. İlk kocaman gövdesini getirdiler bahçeye. Babam kocaman dediğim evin ağzına ahşap kapıyı taktığında üzülmüştüm. Dışarıda kalıvermiş gibi hissetmiştim.
“Müyesser…” diye sesleniyorum. Seslenişime aldırışsız. “Senin bizim olmayacağını öğrenince, sırtına saklanıp gizli gözyaşları döktüğümü unuttun mu?” Müyesser’den başkası gözyaşlarımı görmemişti. Hatırladı mı? Sanki huzursuzlukla bir kıpırdandı. Yine de bahçene çiçekler ekmedim mi? Babamla beraber ektiğimiz dut ağacını işaret ediyorum. Kocaman olmuş. Dalında salınan ipi görüyorum, ipin ucunda tekerlek lastiği var. Sesler geliyor. Pembe panjurların gıcırtıyla açılışını izliyorum. Müyesser bana göz kırpıyor. Açılan kapıdan çocuk sesleri taşıyor sokağa. Bir değil, iki değil, tam üç çocuk çıkıyor.
Ya! Müyesser Hanım… Belki dedim, günün birinde ben alırım seni.
Çocuklar bahçede kuşlar gibi cıvıldıyor.
Biz mi? Babam senden sonra iki ev daha yaptı. Üçüncüsü bizim oldu. Adı mı? Rıfkı. O da iyi, tam bir baba gibi sarıp sarmalıyor. Ben pek kalamadım onunla; şimdilik bir oda bir mutfak apartman dairesindeyiz. İleride senin gibi bir hanıma kavuşmak hayalimiz elbet var. Bazen umutsuzluğa kapılıyorum. Hayalim gerçekleşmeyecek gibi geliyor. Eşimi gösteriyorum. O ümitli, “Zamanla, o da olacak,” diyor.
Babam mı? Yaşlandı artık. Rıfkı’nın verandasında, sallanan sandalyesinde salınıp duruyor. Akşamları yıldızları seyretmeye devam ediyoruz.
Müyesser’in gözleri göbeğimde sanki, kıkırdıyorum. Az kaldı. Okşuyorum karnımı. İki ay sonra Rıfkı’nın bahçesi de şenlenecek. Tabii Müyesser, unutur muyum seni? Biraz ayaklansın, görmeye de getiririm. Şimdi birer selfie çekilelim mi seninle?
Eşim sesleniyor. Sokağın girişinde duran arabamıza ilerliyorum.
“Sen de pek duygusallaştın bugünlerde.”
Elim karnımın üstünde.
“Hormonlardan sanırım.”
Eşim arabayı vitese geçirip yaylanarak kalkıyor, beni sarsmaktan korkarak. Dönüp tekrar Müyesser’e bakıyorum. Dut ağacı salınıyor rüzgarda, el sallar gibi. Bahçe kapısından bir kadının başı uzanıyor sokağa. Hararetle el sallıyor, sanki bize. Eşim duruyor. “Durun çocuklar!” diyen sesini duyuyoruz. Arabaya vardığında nefes nefese, durup soluklanıyor. Yanakları al al… Elinde kocaman bir çanak, içinde kıpkırmızı dutlar…
“Canın çekmiştir kızım,” diyor.
Tam o an büyük bir gümbürtüyle bulutlar yükünü boşaltıveriyor. Yanaklarımdan süzülen gözyaşı damlaları, yağmurun arasında kaynayıveriyor.
“Ah bu hormonlar…”
Ev ki ayrıntıdır. Hepsi hepsi.
MÜYESSER HANIM-SÜREYYA GEÇİCİ
Yorum Yaz