
Bugün Türkiye’nin hangi şehrinde, hangi sokağına adım atarsanız atın; havada asılı duran o kesif öfke kokusunu içinize çekersiniz. Şiddet artık sadece münferit bir haber başlığı değil, bu toprakların her hücresine sirayet etmiş bir salgın, bir toplumsal cinnet hali. Hakkâri’den İstanbul’a, Urfa’dan İzmir’e kadar haritanın her noktasından adeta kan ve öfke fışkırıyor. İnsanların en temel hakkı olan “yaşama ve güvende olma” içgüdüsü, yerini her an bir saldırıya uğrama kaygısının yarattığı o soğuk tekinsizliğe bıraktı. İnsanlar artık yürürken arkalarına bakıyor, çocuklarını sokağa gönderirken içlerinde açıklayamadıkları bir korku taşıyor. Bir tartışmanın, bir bakışın, bir öfke anının nelere dönüşebileceğini kimse kestiremiyor. Çünkü toplumun sinir uçları uzun zamandır yorgun, kırgın ve kontrolsüz bir halde.
Hakkâri’de bir psikoloğun, bir şifacının elini kıran o kontrolsüz hiddet ile bir kadının sokak ortasında sessizce, çığlıkları duyulmadan katledilmesi aslında aynı boşluğun meyvesidir. Bu boşluğun adı: Denetimsizlik ve mutlak bir güvenlik sisteminin yokluğudur. İnsanlar, kendilerini koruması gereken kurumların gölgesinde bile korumasız hissediyor. Bir uzman, görev yaptığı devlet dairesinde canını zor kurtarıyorsa; bir kadın, cebindeki koruma kararıyla toprağa veriliyorsa, orada sistem sadece işlemiyor değil, çoktan çökmüş demektir. Çünkü güven duygusu bir toplumun görünmeyen omurgasıdır. O omurga kırıldığında geriye sadece korkuyla yaşayan, birbirine şüpheyle yaklaşan kalabalıklar kalır. İnsanlar artık adaletin yetişeceğine değil, felaketin kendilerini ne zaman bulacağına inanıyor.
Sokaklar, evler ve iş yerleri artık birer sığınak değil, birer “şans eseri hayatta kalma” arenasına dönüştü. Caydırıcılıktan uzak yasalar, kağıt üzerinde kalan protokoller ve şiddeti besleyen bu derin sahipsizlik duygusu; herkesi kendi adaletini arama ya da bir başkasının öfkesine kurban gitme riskine itiyor. Güvenlik, sadece üniformalıların varlığı değildir; güvenlik, bir sabah evden çıkarken akşam sağ döneceğini bilmenin huzurudur. Ve bugün Türkiye’de bu huzur, en büyük lüks haline gelmiş durumda. İnsanlar artık kapılarını birkaç kez kilitleyerek, telefonlarına “iyiyim” mesajı atarak, sevdiklerinden haber gelene kadar endişeyle bekleyerek yaşamaya çalışıyor. Oysa bir toplumun normalleşmesi gereken şey korku değil, huzur olmalıydı.
Artık sadece taziye mesajlarıyla ya da kınama metinleriyle avunacak vakit çoktan geçti. Şiddetin bu denli akışkan ve normal olduğu bir coğrafyada, can güvenliği sadece bir vaat değil, hayati bir zorunluluktur. Eğer şifacınızı koruyamıyorsanız, kadınınızı yaşatamıyorsanız ve sokağa çıkan vatandaşınıza bir güvenlik kalkanı sunamıyorsanız; o toplumun ruhu çoktan karanlığa gömülmüştür. Çünkü sürekli korkuyla yaşayan bir toplum zamanla sessizleşir, içine kapanır ve en sonunda acıya alışır. En büyük tehlike de tam burada başlar: Şiddetin sıradanlaşması. Bu bir kader değil, bilinçli bir sahipsizliğin sonucudur. Ve bizler, bu şiddet denizinde boğulmayı reddedenlerin sesi olmak zorundayız.
Şiddetin sıradanlaştığı bir toplumda insanlar artık sadece yaşamak değil, hayatta kalmak için mücadele ediyor. Hakkâri’den İstanbul’a kadar her yerde hissedilen öfke, güven duygusunu yok ederken; kadınların, çocukların ve hatta görev başındaki uzmanların bile korunamaması sistemin derin bir çöküş içinde olduğunu gösteriyor. Güvenlik artık bir lüks değil, hayati bir ihtiyaç haline gelmiş durumda. Bu karanlık düzen kader değil; denetimsizliğin, sessizliğin ve toplumsal sahipsizliğin sonucudur.
Pusulasız Bir Toplum: Şiddetin Sıradanlaşan Karanlığı-HALİSE AYDOĞDU
deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co
“Bazı kelimeler karanlıkta anlam kazanır.”
Yorum Yaz