
Geçen hafta kendimize bir ödev vermiştik.
Bir öykü seçecek, önce yalnızca okuyacak, sonra kitabı kapatıp kendimize şu soruları soracaktık:
“Bu öykü bana ne söyledi?”
Ardından:
“Bana bunu düşündüren metindeki neydi?”
Ve son olarak:
“Öykünün başında gördüğüm bir ayrıntı, sonunda başka bir anlam kazandı mı?”
Bu hafta öyküsünü çalışmamıza taşıdığım yazar Ahmet Rıfat İlhan. Atölyemizde yaptığı çalışmaya yorumları olursa sevinçle kabul edip gelecek hafta yayımlayacağız. Kendisine davettir.
YAZAR:AHMET RIFAT İLHAN
KİTAP: KÖPÜK BEYAZI
TÜR:ÖYKÜ
BAŞYAPIT
“Aphasia”
Yırtık deri, kas parçaları, sinirler ve damarlar arasındaki siyah noktadan kemiğin içine giren şekilsiz parmağa bakarak, “Of, Tanrım!” dedi yanındakine. “Çağdaş sanat yapacağım, diye onun da canına okudular sonunda. Uçtular arkadaş. Uçtular. Çok affedersin, işin… Pardon yani tadını kaçırdılar. Ne bu şimdi?” Elindeki sergi kataloğunu rulo yapıp arka cebine soktu.
Arkadaşı destekledi onu. “Kim bilir? Böyle mide bulandırıcı, absürt bir şey, sanat eseri olabilir mi? Artık ne yapacaklarını şaşırdılar.” Konuşmayı başlatan, arkasına aldığı rüzgârla iyice coştu.
“Sanat, sanatçının sıradan varoluşa duyduğu tepki olmalı, değil mi? Yaşama karşı duruşu, getirdiği eleştiri… Şimdi neye tepki veriyor bu arkadaş, neyi karşısına alıp eleştiriyor?” “Hayır, o uzun parmak neyi işaret ediyor, öyle ne anlatıyor belli mi? Resmin geri kalanı da siyahla beyazın koyulu açıklı tonları zaten. Böyle çizerek kâğıdı boyamak için ressam olmaya gerek var mı?”
“Bence yok ama sırf merakımdan bunu yapanla tanışmak, onu başarısından ötürü kutlamak isterdim. Sanat, insanı rahatsız etmekse bunu layıkıyla yapıyor çünkü.”
Ne bilsinler sanatçı yaşantısını. Gerçek sanata ulaşmanın imkânsızlığını… Arkalarında duran ressamın kulak misafiri olduğunu… O sırada içinden geçenleri ne bilsinler.
Şeytan diyor, şunların üzerine yürü. Siz kendinizi ne sanıyorsunuz, eleştirmen mi de. Duvardan tabloyu al, kaldırıp…
Sedyeye yatarken öyle emindi ki bu kez anlaşılacağıdan. Hemşirenin, “Nasılız bakalım, rahat mıyız?” diyen sesi kulaklarında hâlâ, Göz kırparak karşılık veriyor genç kadına. Koridorda ilerliyorlar. Sedyenin camlı çift kanatlı kapıya çarpmasıyla irkiliyor ister istemez. Parlak beyaz ışıkların altında duruyorlar.
Operasyon esnasında uyutulmayacağından baş tarafı dikleştiriliyor. Sanat için bedeni açılırken gördüklerini çizerek anlatmak istiyor. İçinde saklı olanı bulmak, yapacağı resimle gerçeğe yaklaştığını hissetmek… Caravaggio’nun “Şüpheci Thomas” tablosundaki İsa gibi.
Tablo gözlerinin önünde. Resmin baş aktörünün kendine yapılanı kabullenmiş yüzü, boynuna kıvrılarak dökülen kahverengi saçları, bedeninden yayılan huzurlu ışık… Kendini ona benzeterek çizecek kâğıda. Elinde neşterle yanında hazır bekleyen cerrah, en yakın arkadaşı. Arkadaştan da öte o sırada. Kutsal Ruh’un, İsa’nın içinde yaşadığından şüphelenen havarisi. Kendisiyse Mesih. Siyah beyaz boya kalemleri, kâğıtla resim altlığı tutuşturuluyor ellerine. Ruhuna iyi gelen ilahi tınılar yankılanacak birazdan. Öyle istemiş.
İlk notaların duyulmasıyla aralarında büyüyen sessizlik bozuluyor. Soğuk, tekinsiz bir hava esiyor ameliyathanede. Yüzleri olmayan, karanlık gölgeler ritme uyarak gittikçe çoğalıyor. Müzik eşliğinde…
Gözlerinin önüne beyaz bir perde iniyor yavaş yavaş. Notalar, perdenin üstünden geçmeye başlıyor hızla. Siyah böceklere dönüşüyorlar giderek. Beyazlarla siyahlar birbirine karışıyor. Eski sessiz film karelerindeki hızlı görüntülere benziyor gördükleri. Dışarıdan kendini izliyor. Tablonun içine girmiş, yaşıyor orada olan biten her şeyi. Havari, efendisinin karnına açtığı delikten içeri sokuyor işaret parmağını. Mesih de onun elini tutup daha derine itiyor. Kalemi oynatmaya eli bir türlü varmıyor yattığı yerde. sapmadan önceki son çıkışta. Gittikçe daralan bir patika açılıyor Beyni türlü oyunlarla engel oluyor buna. Yaratıcılığa giden yola önünde. Gözden kayboluyor sonra. Karanlık kaplıyor her yeri. Çürümüş yapraklar, ayaklarının altında. Çıtır çıtır. Yeni yağan yağmurla karışmış toprağın taze kokusu ciğerlerine doluyor. İçine yayılan sıcaklık gevşetiyor bedenini. Hafiflediğini hissederek rahatlıyor.
Havaya yükseliyor hızla. Su sesi geliyor uzaklardan. Gürültülü. Oraya uçuyor. Köpük beyazı, huzurlu bir ışık huzmesinin üzerinde şimdi. Şelale onu aşağı çağırıyor gürüldeyerek. Dayanamayıp boşluğa bırakıyor kendini.
Işığa alışana kadar gözlerini açamıyor. Şelalenin dibinde olduğunu sanıyor önce. Nefes almakta güçlük çekiyor. Titreşim sesiyle kendine geldiğinde, yatağında yine. Başucunda duran telefonu kapatıp karnına bakıyor. İz falan yok. Dejavu gibi. Günü baştan yaşıyor odasında.
Kafasında defalarca yapıp bozduğu taslağı, kâğıda nasıl dökeceğini tekrar düşünüyor. Varlıktan yokluğa giden yolu nasıl resmedeceğini… Düşündüğünü yapabilirse doğanın işleyişindeki karşıtların birliğini çizerek göstereceğine inancı hâlâ tam. Arayışı, içinde bulmayı umduğu gerçekle sanatını yeniden var etmek. O son noktayı koyduğunda, benliğiyle yüzleşerek hakikate yaklaşabilmek.
Gürüldeyen şelalenin dibine hızla çekiliyor ansızın. Kliniğe…
Gözlerini açtığında parlak beyaz ışıkların altında. Mesih yine. Klasik müziğin ilahi tınıları geliyor kulağına. Geçen zamanı geri getirmek istercesine başa aldırıyor “Requiem”i. Sahneye girecekleri yeri bilen gölgeler, duvarlarda görünmeye başlıyor. Bu kez bir farkla… Yaptığını anladıklarının kabullenmiş ifadesi var belirginleşen yüzlerinde. Boyunlarına kıvrılarak dökülen kahverengi saçları, aydınlanan silüetlerinde seçilir oluyor. İlk notalarla..
Bıraksalar uçacak kadar hafiflemiş hissediyor bedenini. İçi huzurla dolu. Acı duymuyor. Karnına açılan delikten sızan kan, parmaklarına yöneliyor. Kalemin ucunda resme dönüşüyor yarası, Kâğıttaki bedenin üstüne siyah bir nokta koyuyor. Yırtılan deri ve kas parçalarıyla sinirler, damarlar arasına… O noktadan kemiğin içine giren şekilsiz uzun bir parmak çiziyor. Üstünden defalarca geçiyor, siyah kalemle. Siyahla beyazı kullanarak koyulu açıklı tonlara boyuyor resmin kalanını. Karşıtların birliğini gösteriyor böylece. Son eserine gururla bakıyor ardından. Gülümseyerek. Sonunda, diyor içinden, bu kez dokundum sanatın gerçekliğine. Sergiyi gezenlerin övgülerini şimdiden duyuyor.
“Ben de isterdim onunla karşılaşmayı. Sorsan sanat için yaptığını söyler eminim ama bu kadar absürtlük, nasıl bir tipin elinden çıkmış olabilir? Uzun saçlı. Her yeri dövmeli. Bohem sanatçı hayatı yaşayan bir hippi… Düşünsene. Resim yaparken ne yaşıyorsa artık?”
Öteki, rulo hâlindeki sergi kataloğunu arka cebinden çıkararak havada salladı.
“Onu bilemem ama şunu basmaya bile yazık, değil mi?”
Kulağına gelen tanıdık seslerle nerede olduğunu hatırladı. Gülüşmeselerdi şeytana uymayacaktı. Kafasının içindeki gürültünün baskısıyla boğazında birikenler ağzından bir anda, “Ne sanıyorsunuz kendinizi, eleştirmen mi? Sanat, toplumun vasat beğenisini karşılamak için mi yapılır?” şeklinde çıkmayacaktı. Şaşkın bakışlar arasında dövmeli kollarını duvara uzatmayacak, tablosunu kucaklayıp kahverengi saçlarını savura savura oradan uzaklaşmayacaktı.”
Ödevimiz neydi; metinde tekrar eden bir kelime, nesne, görüntü ya da düşünce bulacaktık. Ve kendimize soracaktık; İlk karşılaştığımda bana ne söylüyordu? Son karşılaştığımda anlamı değişti mi? Yazar bunu neden tekrar etmiş olabilir? Ben bunu metinden mi çıkarıyorum yoksa metne kendimden mi taşıyorum?
Metinde tekrar eden kelime “Sanat, sanat eseri”. İlk karşılaştığımda her şeyin sanat eseri olmayacağını söyleyen bir paragraf vardı. Öyküde iki arkadaşın yaptıkları eleştirilerden bunu anlıyoruz. Öykünün başında “sanat eseri” kavramıyla iki sergi ziyaretçisinin hoyrat ve kibirli eleştirileri aracılığıyla karşılaşıyoruz. İlk paragraflarda bu karakterler öyle yüksek perdeden konuşuyorlar ki, okur olarak ister istemez onların birer “otorite” olduğunu düşünüyor ve sundukları “Her şey de sanat eseri olamaz” fikrine zihnen onay veriyoruz. Son karşılaştığımda değişti mi?
Tekrar öyküyü okuduğumuzda bir düşüncenin tekrar ettiğini görüyoruz; anlaşılmak derdi. İki ziyaretçi sanat eserine bakıyor ve onu anlamıyor. Fakat mesele yalnızca “anlamamak” değil. Anlamadıkları şeyi değersiz görmeye başlıyorlar. Sanki sanatın ölçüsü şuna dönüşüyor: “Ben anlayabiliyorsam değerlidir.” Oysa sanatçının tarafına geçtiğimizde bambaşka bir dünya görüyoruz. Sanatçı eserini yalnızca bir görüntü olarak üretmiyor. Kendi hayatından, korkularından, arayışlarından ve bedeninden geçirerek oluşturuyor. Ve metinde sanatçının anlaşılmaya dair bir beklentisi olduğunu düşündüren izler de var. Özellikle “bu kez anlaşılacağına” dair inancı, beni yeniden düşünmeye itti. Eğer sanatçı için hiçbir biçimde anlaşılmak önemli olmasaydı, neden anlaşılmayı beklesin? Belki de sanatçı eserini kendi içinden gelen bir ihtiyaçla yaratıyor. Ama eser ortaya çıktığında, bir başkasının onu gerçekten görmesini de istiyor.
Belki sanatın en güzel çelişkilerinden biri burada. Sanatçı eseri çoğu zaman yalnızken yaratır. Ama eser tamamlandığında dünyaya çıkar.
Öyküde başka bir ayrıntı dokunmak. Öyküde Caravaggio’nun Şüpheci Thomas tablosu önemli bir yerde duruyor. Thomas inanmak için dokunmak ister. Görmek yetmez. Yaraya dokunmak ister. Sanatçının kendi arayışı da burada başka bir anlam kazanıyor. Çünkü bakmakla yetinmiyor. Kendi içindekine, kendi hakikatine yaklaşmak isteği var. Öyküdeki: “Bu kez dokundum sanatın gerçekliğine.” cümlesi de önemli. Çünkü öykünün başında sanat eserine bakan insanlar vardır. Onlar bakmaktadır. Sanatçı ise yaşamaktadır. Belki de bir sanat eserini görmekle, o eserin doğduğu yere dokunmak arasında büyük bir fark vardır. Bir eseri anlamak için sanatçının hayatını bilmek şart mıdır? Elbette değil. Ama bazen eserin arkasındaki yolculuğu gördüğümüzde, aynı esere ikinci kez baktığımızda artık onu başka türlü görürüz.
Öykünün en sevdiğim taraflarından biri de aynı yere iki kere dönmek oldu. Başta sanat eserine bakan insanların yanındayız. Onların sözlerini duyuyoruz. Sonra sanatçının dünyasına giriyoruz. Onun arayışını görüyoruz. Ve sonunda yeniden bakıyoruz. Ama artık biz aynı okur değiliz. İşte geçen haftaki sorumuz burada yeniden karşıma çıktı: Öykünün başında gördüğüm bir ayrıntı, sonunda başka bir anlam kazandı mı? Evet.
Çünkü arada başka şeyler gördük. Bir sanat eserinin karşısında ilk kez durduğumuzdaki biz ile, onun hikâyesini öğrendikten sonra tekrar karşısına geçen biz aynı kişi değiliz. Belki öykünün bize yaptığı şey de tam olarak budur. Bize aynı yere ikinci kez baktırmak.
Hiçbir okur metne boş bir zihinle gelmiyor. Daha önce okuduklarımızı getiriyoruz. Yaşadıklarımızı getiriyoruz. Başka kitapları, filmleri, insanları ve soruları getiriyoruz. Bunları metne taşımamız yanlış mı? Bence hayır.
Ama Yakın Okuma’nın bize hatırlattığı önemli bir şey var:
Metne kendimizden bir şey getirebiliriz.
Ama metinde olmayan bir şeyi, metin söylüyormuş gibi gösteremeyiz.
Yorumumuzun bir ayağı kendi dünyamızdaysa, diğer ayağı mutlaka metnin içinde olmalı.
Bu hafta ben de bunu yeniden öğrendim.
Belki de bu öykünün ardından kendimize şunu sormalıyız:
Bir metni okurken metnin sesini mi duyuyoruz, yoksa bazen kendi sesimizi mi?
Ve daha zor bir soru:
İkisini birbirinden her zaman ayırabilir miyiz?
Belki ayıramayız.
Belki iyi okur olmak, kendimizi metinden tamamen çıkarmak değildir.
Belki iyi okur olmak, metni dinlerken kendi sesimizin nerede araya girdiğini de fark edebilmektir.
📌 Yakın Okuma Notu
Bir metin bize bir şey söyler.
Biz de metne bir şey taşırız.
İyi okuma, bu iki sesin nerede buluştuğunu ve nerede birbirinden ayrıldığını fark edebilmektir.Gelecek haftanın ödevi
Bu hafta bir öykü seçelim.
Okurken özellikle anlatıcıyı takip edelim.
Ama hemen “birinci kişi, üçüncü kişi” gibi teknik terimlerle başlamayalım.
Önce şu soruları soralım:
✔ Bu hikâyeyi bana kim anlatıyor?
Bir insan mı?
Her şeyi bilen biri mi?
Olayların içindeki biri mi?
Yoksa yalnızca gördüğünü anlatan biri mi?
✔ Anlatıcının bilmediği bir şey olabilir mi?
Anlatıcı her şeyi görüyor mu?
Yoksa bazı şeyleri tahmin mi ediyor?
✔ Anlatıcıya tamamen güveniyor muyum?
Bana söylediği şeyin doğru olduğundan neden eminim?
✔ Eğer aynı hikâyeyi başka biri anlatsaydı ne değişirdi?
YAKIN OKUMA ATÖLYESİ-ATÖLYE 7
Yorum Yaz