
İhtiyar şiiri bitirdiği sırada aşağıda elinde sipariş ettiği pastayla gelen Ayşe’yi gördü. Oğluna bakarak;
“Paşam sen aşağı in ben Ayşe’den özür dileyip geleceğim dedi. Ramis kayaların üzerinden uçar gibi atlayarak bir çırpıda aşağıya indi. Hâlâ ihtiyara kırgın olan Ayşe ağzının içinde söylenerek yukarı çıktı. İhtiyar içerden sefer tasını eline almış, mahcup bir çocuk gibi Ayşe’yi karşıladı ama o kafasında kurduğu şeyleri söylemeye o kadar kilitlenmişti ki ihtiyarın pişmanlığını fark etmedi bile,
“ Bak amca üç senedir sana destek olmaya çalışıyorum ama yeter. Annemin hatırı olmasa…” dedi ve sustu.
İhtiyar Ayşe’nin sert çıkışından ötürü afalladı. “Annesinin hatırı” ne demek oluyor diye sormaya çekindi. Elindeki sefer tasını uzatarak:
“Özür dilerim kızım. Benim kusuruma bakma, ihtiyar huysuz bir adamım işte. Benim eğer hakkım varsa helal olsun sen de hakkını helal et olmaz mı?”
Genç kız ihtiyarın gerçekten pişman olduğunu görünce ilk defa emeğinin karşılığını aldığını düşündü. Elindeki pastayı uzatarak sefer tasını aldı.
“Helal olsun. Haftaya yine gelirim ben” dedi. İhtiyar pastayı alıp aşağıya inerken Ayşe yukarda dura kalmıştı.
İhtiyar ve Ramis dura dinlene ağır adımlarla Firuzan’ın mezarlığına yürüdüler. Her durduğu mezarın başında dua ederek komşularının hatırını sormayı ihmal etmeden ilerlediler. Güneş batmaya yakın mezara ulaştılar. Firuzan’ın yanında boş bir mezar daha vardı. O mezarı kendine ayırmıştı. Yanında birde çocuk mezarı vardı. Bu mezar tam Ramis’in yaşında bir çocuğun sığabileceği kadar küçük bir mezardı. Mezar taşının üstü sarmaşıklarla kaplıydı. İsmi okunmuyordu. İhtiyar dua ederken Ramis eliyle sanki sarmaşıkları açmaya çalışıyordu. Sonunda Ramis ilk defa konuştu.
“Bu mezarda kim yatıyor baba”
Bu sefer İhtiyarın nutku tutuldu. Konuşmak bir yana yutkunmak bile mümkün değildi. Kuruyan göz pınarları tekrar hayat bulmuş gibi sel olmuş akıyordu.
“Biliyorum baba. Hep biliyordum, sende kabullenmelisin”
Yirmi Altı yıl önce Firuzan ve üç yaşında olan oğlu Ramis’le babasının Elazığ’daki mezarına gidiyorlardı. O zamanlar çok az insanda araba vardı. Avrupa’dan özel olarak getirttirmişti. Beyzade, babasının üzüntüsünü saymazsak hayatının en mutlu zamanlarıydı o yıllar. Fakat bir anda arabalarının önüne hamile bir kadın atladı. Beyzade hiç düşünmeden direksiyonu kırarak uçuruma yuvarlandı. İlk ve tek aşkı Firuzan ve asla ölümünü kabullenemediği oğlu oracıkta can verdi. Mezarlıktaki evine geldiği günün sabahı Ramis hiçbir şey olmamış gibi evde belirmişti. Minik Ramis’in hep üç yaşındaki hayali, ihtiyarla birlikte yas tuttu. Bu gün Yirmi Altıncı kez Üçüncü yaş günüydü. Onca senenin ardından hiç ölmeyen oğlu Ramis ona acı gerçeği itiraf ediyordu.
“Baba ben öldüm. Şimdi vuslat vakti”
Gün mezarlığın sonsuz ufkundan batarken, ihtiyarın kalbinde depremler kopuyordu. Bacakları halsiz düştü. Artık ne ihtiyarı ne de bu ağır yükü taşımak istemiyordu. Mezara çöken ihtiyarın gözyaşları Firuzan ve Ramis’in mezarındaki karanfilleri suladı. Akşam ezanının sesi ile güneş ufuktan kayboldu. Mezarlığın üstünü akşamın siyah örtüsü serildi. Sessizlik ve ölüm ihtiyarı huzur ve şefkatle bağrına basmaya hazırdı.
Bir hafta sonra Ayşe yine ihtiyar için yemek hazırlıyordu. İhtiyarın sefer tasına bıraktığı mücevherleri ayrı bir poşete koymuştu. Yemeği götürmek için kapıya çıktı. Birkaç adım yürümüştü ki. Biri arkadan telaşla kendisine seslendiğini duydu.
“Ayşe Hanım, Ayşe Hanım.”
Sesin sahibi olan beyefendi oldukça şık giyimli genç bir adamdı. Koşarak, Ayşe’nin yanına geldi ve soluklandı.
“Ayşe Hanım siz misiniz?”
“Evet, sizi tanıyamadım?”
“Ben Avukat Nazım Sefer. Ahmet Beyin avukatıyım.” dedi. Genç avukat kızın yüzündeki boş ifadeyi görünce devam etti.
“Yemek götürdüğünüz ihtiyar Ahmet Azizizade’nin talimatı üzerine geldim. Kendisi geçen hafta vefat ettiler.”dedi. Ayşe şaşkınlıktan ne diyeceğini bilmez halde kalakaldı. Avukat ihtiyarın öldüğünden habersiz olduğunu bilmeden pot kırmıştı. Patavatsızlığını örtbas etmek istercesine sözlerine devam etti.
“Bunun üzerine bana hazırlattığı vasiyetnameyi size beyan etmek için buradayım”
Ayşe alaycı bir gülümsemeyle Avukata çıkıştı.
“Dalga mı geçiyorsunuz benimle. Zavallının emekli maaşından başka bir şeyi yoktu. Olsa herhalde o köhne yerde yaşamazdı.”
Avukat kibirli bakışlarla kızı süzdü;
“Yanılıyorsunuz, İstanbul’da ve Anadolu’da dönümlerce arazileri, yalıları ve tarihi değeri olan pek çok eşyası vardı merhumun. Eğer siz almazsanız devlete kalacaktır” dedi ve cebinden kartını çıkartıp Ayşe’ye uzattı. “Bir düşünün” dedi ve gitti.
Ayşe bunun üzerine mezarlığa girerek annesinin mezarına gitti.
“Anne vasiyetini tuttum. Senin ölmek için önüne atladığın arabanın sahibini bulup ondan helallik aldım. Eğer seni kurtarmak için arabayı uçuruma kırmasa belki bu gün ben de dünyada olmazdım.” dedi ve son kez ihtiyarın boş evine gitti elindeki sefer tasını pencerenin önüne, kurumuş karanfilin yanına koydu. Yerde yırtılmış şiir defterini eline aldı sayfaları dağılmıştı. Son bir sayfa yere düştü. Bir veda gibi.
Öldürün Beni
Öldürün beni, parçalara bölün
Her bir paçamı üç ummana atın
Umman denizlere, denizler nehirlere bölünsün
Zehir olup akayım balıkların kalplerine
Hepsi helak olsun, sırt üstü yatsın
Öldürün beni parçalara ayırın
Her bir parçamı yedi kıtaya dağıtın
Ne insan kalsın, ne bitki, ne hayvan
Hepsinin eti kemiğinden ayrılsın
Öyle ki ta ruhunu acıtsın
Öldürün beni ateşlere atın
Rüzgâr küllerimi savursun, dört bir yana
Temiz hava kalmasın zifir olsun
Ne kartal uçsun ne güvercinler yuva yapsın
Gök kubbe çatlayıp tepelerine yıkılsın
Ya öldürün beni, kara toprağa gömün
Ya da her kez ölsün.
Kara toprak nedir bana garezin söyle
Ya kabul et bağrına. Ya da yer kalmasın dünyada sana da
Öldürün beni ne olur öldürün.
ZAMANIN KUMLARI(SON BÖLÜM)-AVNİ KURU
deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co
“Bazı kelimeler karanlıkta anlam kazanır.”
Yorum Yaz