
ZAGREB GÜNCESİ
Birkaç günlüğüne Zagreb’de olacağız, kızım ve ben. On yıl kadar önce ziyaret ettiğim –günübirlik olduğu için zerre hatırlamadığım- bu şehri, kalıcı hafızaya alırım diye düşünüyorum. Kim bilir, belki Lili Marlen Türküsünü dinlemek de nasip olur bu defasında.
Üç buçuk milyonluk Hırvatistan’ın yedi yüz binlik başkentinde, Zagreb Havaalanı’ndayız sabahın erken saatlerinde. Binadan burnumuzu çıkarıyoruz, hava buz. Çiseleyen yağmura Ayaz Paşa eşlik ediyor ve biz de ilk bulduğumuz otobüsle merkeze yollanıyoruz. Yollanıyoruz da ne oluyor? İlk golü yiyoruz: Dört kat pahalı bir araç seçmişiz, acemilikten ve telaştan.
Konaklayacağımız mekân merkezde ama giriş yapamıyoruz; odanın boşalmasını ve temizliğini beklerken sabah kahvemizi, kahvaltımızı aradan çıkarıyoruz. Kahvaltı çok bizden, hamur işi ağırlıklı: Poğaça, börek, çörek, peynirli, patatesli, kıymalı vb.
Dışarıda biraz zaman öldürdükten sonra odamızda bir saatlik bir şekerleme var sırada. Uykusuz kalan bünyelere iyi geliyor bu. Toparlanıyoruz, doğru dışarı, panoramik bir şehir turu biz gezginler için olmazsa olmazımız. Katedrallerine varıyoruz ilkin. Restorasyon var, hatta sonraları fark edeceğiz şehrin her tarafı restorasyon halinde. Kısa bir ziyaretin ardından meydandayız. Dikkatimizi çekiyor, ciddi bir kalabalık var, insanlar ellerinde çiçeklerle otobüslere biniyor. Hemen internete bakıyoruz: Azizler Günü’ymüş. Böyle bir günde otobüsler, insanları şehrin hemen üzerindeki mezarlığa ve krematoryuma taşıyor. Biz de takıldık peşlerine, atladık bir otobüse. Ana mezarlıklarını ziyaret ettik. Çiçekleri, süslemeleri, mumları, tütsüleriyle ne de bakımlı bir yer. Girişine bir sahne kurulmuş, bir saat sonra kardinal vaaz verecekmiş burada; bekleyemedik, çiseleyen yağmur, rüzgârı arkasına almış yanaklarımızı kırbaçlıyordu, dar attık kendimizi otobüse.
Merkeze indik, yeterince turladıktan sonra bir mekânda mola veriyoruz ve yerel bir lezzeti deneyimliyoruz: Strukli. Lazanya benzeri bir şey… Çok meşhurmuş, ama bana, damak zevkime uymadı. Tadımlık alıyoruz bunu zaten, akşama saklıyoruz kendimizi. Kendilerine has köfteleriyle (cevapcici, kebabı çağrıştırmıyor mu?) yolumuz kesişecek ilerleyen saatlerde. Bunlar da çok bizden, bildiğimiz İnegöl Köfte. Değişik versiyonlarını harmanlıyoruz. Yok kaymakla servis edileni, yok ısıtılmış pide içinde bilmem ne sosuyla önümüze konulanı falan. Özetle mutfaklarımız çok yakın, bu sonucu varıyoruz.
İlk günün soğukluğu mu geçti, iklime mi alıştık bilemiyorum, sonraki günler rahat rahat adımladım sokakları. Mimariden bahsedeyim: Şehirdeki bütün binalar, bizim Beyoğlu İstiklal Caddesi, yani onlarca İstiklal Caddesi’ni kâh yürüyerek kâh koşarak adımlıyorum. Kahverengi levhalarda dikkatimi çeken bir ayrıntıyı sizlerle paylaşmasam olmaz: Müzeler. On yönlendirme levhasından en az altısı bir müzeyi işaret ediyor. Bu ne bolluk! Ama ben ne yapıyorum? Bedava yaşıyorum: Hava bedava, bulut bedava / Otomobillerin dışı / Müzelerin kapısı bedava… Orhan Veli’ye uyuyorum; müze giriş ücretleri bize göre değil, aman diyeyim.
Raylı sistem kullanılıyor burada. Şehir merkezinin hemen altındaki garlarını ziyaret ediyorum. Gayet düzenli, birçok peronuyla farklı yönlere ve şehirlere, hatta ülkelere ulaşımı kolaylaştırıyor. Merkezde şehri ortadan boydan boya kesen ana caddede de ulaşım raylı sistemle sağlanıyor ve tramvaylar vızır vızır. Çok da kalabalık olmayan bu şehirde araç beklemek yok yani. Toplu taşımanın dışında, merkezde özel araçla da pek karşılaşmıyorum.
İkinci gündü sanırım, şehrin üst bölgelerini gezdim, renkli çatılı kilisesinde selfimi çektim. Aşağıya sallanmışım, solumda bir tünel gördüm, upuzun; bir kadın daldı içeriye, şöyle biraz gözlemledim içeride başkaları da var. E, ben ne duruyorum dedim, ben de pis daldım tünele. Ucu bucağı yok. Bir aracın rahatlıkla girebileceği genişlikte burası, sağa, aşağıya doğru birkaç kolu da var. Ampul yandı bende, burası bir sığınak olmalı dedim. Haklıymışım, yapay zekâya teyit ettirdim. İkinci Dünya Savaşı zamanında yapılmış, hava saldırılarına karşı. Hâlâ da kullanılıyor. Boydan boya adımladım, ben diyeyim beş yüz metre, siz deyin bir kilometre. Bir mahalleden girmiş, diğerinden çıkmış oldum.
Sokaklardan bahsedelim biraz daha. Kadınlı erkekli dolaşıyorlar. Hatta kadınlar daha çok mu ne. Kimsenin kimseyle derdi yok. Soğuk havalara rağmen, sokaklardaki cafelere yayılmışlar (tünemişler) kahve içip laflıyorlar.
Ne demiş Sabahattin Ali: Canım çok şey anlatmak istiyor, ama yorgunum / beynim yorgun, bedenim yorgun…
Lili Marlen Türküsünü Zagrep Radyosu’ndan dinleriz artık.
Nihai hedefimiz mutluluksa, ne zaman daha mutlu oluruz…
Mutluluğun, gidilen yolun üzerinde olduğunu, yolun sonunda olmadığını; mutlu olmanın zamanının bugün olduğunu, yarın olmadığını öğrendiğimiz zaman.
06.10.2026
Namık Budak
namikbudak@gmail.com
ZAGREB GÜNCESİ-NAMIK BUDAK
Yorum Yaz