
Sevgili Kays’ım,
Çöllerin Mecnun’u, gönlümün sultanı…
Bu mektubu sana hangi kelimeyle başlasam eksik, hangi cümleyle bitirsem yarım kalacak, bilmiyorum. Zira ben seni anlatmaya kalksam kelimelerim susar, kalemim titrer, kâğıdım gözyaşlarımla ıslanır. Senin adını her andığımda içimde bir kuş kanatlanır da göğsümün duvarlarına çarpar. Ne gökyüzüne ulaşabilir ne de kafesine sığabilir. İşte benim yüreğim de öyle Kays’ım… Sana varamayan, sensizliğe sığamayan bir kuş misali çırpınıp durur.
Bugün senin haberini aldım.
Dediler ki Kays, Leyla’nın aşkından aklını yitirmiş. Dediler ki çöllere düşmüş, dağlara taşlara seslenir olmuş. İnsanların arasından çekilmiş, kendini rüzgâra, kumlara, yıldızlara bırakmış. Dediler ki artık ona Kays demiyorlar; Mecnun diyorlar. Leyla’nın aşkıyla deliye dönmüş, Leyla’nın adıyla nefes alıp Leyla’nın hasretiyle tükenirmiş.
Ah Kays’ım, ah benim güzel yürekli sevdiğim…
Senin aşkından Mecnun olduğunu duyduğumda bir yanım sana koşmak istedi, bir yanım olduğum yere yığılıp kaldı. İçimde bir şeyler kırıldı. Sanki birileri gelip kalbimin ortasına koca bir taş bıraktı. Nefes alamadım. Gözlerim doldu, dudaklarım titredi. Adını söylemek istedim, sesim çıkmadı. Çünkü senin çöllere düştüğün yerde ben, dört duvar arasında bir esir gibi kaldım.
Söyle bana Kays’ım, sen çöllere düşerken benim yüreğim hangi çöle düştü sanıyorsun?
Senin ayaklarına kumlar dolmuş, benim gözlerime yaşlar. Sen geceleri yıldızlarla konuşur olmuşsun, ben geceleri yastığıma başımı koyduğumda senin hayalinle dertleşir olmuşum. Sen dağlara Leyla diye seslenirmişsin, ben içimden adını geçirirken duvarların bile beni duyacağından korkarmışım.
Senin sesin çöllerde yankılanıyormuş, benim sesim kendi içimde boğuluyormuş Kays’ım.
Biz ikimiz de aynı aşkın içinde yanarken aramıza neden bu kadar dünya girdi?
Hatırlar mısın, bir zamanlar adımı söylediğinde yüzünde beliren o mahcup tebessümü? Gözlerimin içine bakarken kelimelerini nasıl unuttuğunu? Birbirimize söyleyemediğimiz ne çok sözümüz, kavuşamadığımız ne çok hayalimiz vardı. O günlerde bilmiyorduk ki bazı sevdalar insanın ömrüne sığmayacak kadar büyük, bazı ayrılıklar da insanın yüreğine sığmayacak kadar ağır olurmuş.
Ben seni severken bir gün adının çöllere yazılacağını bilmiyordum Kays’ım.
Sen beni severken bir gün insanların sana acıyarak bakacağını, aşkımızı bir delilik sanacaklarını biliyor muydun?
Şimdi onlar sana Mecnun diyorlar. Belki de senin aklını kaybettiğini düşünüyorlar. Oysa ben biliyorum Kays… Sen aklını kaybetmedin. Sen yalnızca dünyanın aklına sığdıramadığı bir sevdayı yüreğine sığdırmaya çalıştın. Onların bir ömürde anlayamayacağı şeyi sen bir bakışta anladın. Onların bin kelimeyle anlatamadığını sen benim adımı söyleyerek anlattın.
Sen deli değilsin sevdiğim.
Sen, aşkın karşısında insanın ne kadar çaresiz kalabileceğinin canlı bir hikâyesisin.
Ben o hikâyenin öteki yarısıyım.
Lakin bilmeni isterim ki senin adını Mecnun’a çıkaran bu aşkın içinde yalnız sen yanmadın. Ben de yandım Kays’ım. Hem de kimsenin görmediği, kimsenin bilmediği bir yangınla…
Senin gözyaşların toprağa düştü, benimkiler içime. Sen derdini dağlara anlattın, ben susmayı öğrendim. Senin feryadını çöller işitti, benim feryadımı yalnız geceler duydu. Senin hasretin dillere destan oldu, benim hasretim kendi göğsümün içinde sessizce büyüdü.
Bazen düşünüyorum da sevdiğim, acaba hangimizin imtihanı daha ağır?
Sen beni göremediğin için mi böyle oldun, ben sana gelemiyorum diye mi böyleyim? Sen benim yokluğumla mı yanıyorsun, ben senin yokluğuna bir de senin acını eklediğim için mi tükeniyorum?
Keşke bir kere olsun karşına çıkabilsem. Keşke o uçsuz bucaksız çöllerde yürüyüp seni bulabilsem. Keşke rüzgârın dağıttığı saçlarına dokunabilsem de gözlerinin içine bakarak şöyle diyebilsem:
“Ben buradayım Kays’ım. Senin uğruna adını çöllere yazdığın Leyla, senin uğruna gecelerini ağlayarak geçiren Leyla, senin sesini duymadan her gün biraz daha eksilen Leyla burada. Bak, ellerim boş ama yüreğim seninle dolu. Bak, sana getirecek bir dünyam yok ama sana verecek bir ömrüm var.”
Sonra başını göğsüme yaslasan… Hiç konuşmasak.
Ne insanların bizi ayıran sözleri kalsa aramızda ne ailelerin duvarları ne de dünyanın bitmek bilmeyen hükümleri… Sen gözlerini kapatsan, ben saçlarını okşasam. Yıllardır içimizde biriktirdiğimiz bütün o sözler, bütün o sitemler, bütün o gözyaşları sessizce aksa aramızdan.
Sana “Beni neden böyle sevdin?” diye sormazdım Kays’ım.
Çünkü cevabını biliyorum. Sen beni yalnız yüzüm güzel diye sevmedin. Sen bende herkesin göremediği bir şey gördün. Belki bir bakışta kendini buldun, belki bir gülüşte ömrünü bıraktın. Belki de kalbin benim kalbime değdiği o ilk anda anladın; bazı insanlar insanın hayatına misafir olarak girer ama bir daha hiç çıkmazmış.
Senin kalbine misafir olmadım ben Kays’ım. Ben oraya yerleştim. Bir daha çıkmamak üzere… Fakat şimdi düşünüyorum da keşke aşkımız yalnız kalbimizde kalsaydı. Keşke birileri onu öğrenip aramıza girmeseydi. Keşke sevmenin de bir izne, kavuşmanın da bir hükme bağlandığı bu dünyada doğmasaydık. Keşke insanlar birbirini severken önce soyunu sopunu, malını mülkünü, adını sanını değil de yüreğini sorabilseydi.
Belki o zaman sen hâlâ Kays olurdun. Belki ben hâlâ Leyla…
Belki bir gün bir ağacın altında oturup birbirimizin ellerini tutarak yaşlanırdık. Sen bana şiirler okurdun, ben sana susarak eşlik ederdim. Akşam olunca birlikte eve döner, sabah olduğunda birbirimizin yüzünü görerek güne başlardık. Senin adını fısıldamak için geceleri beklemez, seni özlemek için uzaklara bakmazdım.
Ah, Kays’ım…
İnsan en çok da hiç yaşanmamış güzel günlerin yasını tutarmış. Ben şimdi seninle yaşayamadığım günlerin yasını tutuyorum. Hiç birlikte yürüyemediğimiz yolların, hiç beraber seyredemediğimiz gün batımlarının, hiç başımı yaslayamadığım omzunun hasretiyle yanıyorum.
Seninle yaşlanmayı hayal etmiştim ben. Saçlarımıza aklar düştüğünde bile birbirimize ilk günkü gibi bakmayı, ellerimiz titrediğinde birbirimizin elini tutmayı, gözlerimiz eskisi kadar iyi görmediğinde bile birbirimizi kalbimizle tanımayı… Şimdi sen çöllerde yaşlanıyorsun, ben hasretimde. Senin yüzüne güneş vuruyor, benim içime ayrılık. Senin saçlarına rüzgâr dokunuyor, benim saçlarımın arasından yalnız zaman geçiyor.
Söyle sevdiğim, bizim suçumuz neydi? Birbirimizi sevmek mi? Bir insanın adını kendi adından daha çok anmak mı? Bir bakışın içine koca bir ömür sığdırmak mı? Yoksa Allah’ın bize verdiği şu kalpleri, birbirimizden başka kimseye ait hissetmemek mi?
Bilmiyorum Kays’ım. Bildiğim tek şey, seni sevmekten hiç pişman olmadığım. Bu sevda bana acıyı öğretti, sabretmeyi öğretti, susmanın bazen haykırmaktan daha çok can yaktığını öğretti. Bana insanın birine kavuşamasa da onu yüreğinde taşıyabileceğini gösterdi. Ama bütün bunları öğrenmek için seni kaybetmem şart mıydı? Senin çöllere düşmen, benim sensizliğe mahkûm olmam şart mıydı?
Bazen korkuyorum Kays’ım. Bir gün seni bulduğumda beni tanımamandan korkuyorum. Gözlerindeki o eski ışığın sönmüş olmasından, yüzümdeki çizgileri yabancı bulmandan, sesimi duysan bile artık içinin titrememesinden korkuyorum. Çünkü ben seni hâlâ ilk günkü Kays olarak hatırlıyorum. Gözlerimin içine bakarken utanan, elimi tutmaya kıyamayan, adımı söylerken bile kalbini ele veren o güzel yürekli adam olarak…
Ya sen beni unuttuysan? Ya çöllerin sessizliği sana benim sesimden daha yakın geldiyse? Ya geceleri yıldızlara anlattığın Leyla, gündüzleri hatırlamak istemediğin bir hatıraya dönüştüyse?
Hayır, hayır…
Bunu düşünmek bile canımı yakıyor. Sonra kendime kızıyorum. Seni tanıyorum diyorum. Benim Kays’ım unutmaz. Çünkü sen bir yüzü değil, bir ömrü sevdin. Bir gülüşü değil, o gülüşün ardındaki ruhu sevdin. Senin sevdan gelip geçici bir heves olsaydı çoktan dinerdi. Oysa sen, yokluğumda bile beni var etmeye devam ediyorsun.
Benim adımı anarak yaşıyorsun. Benim adımı anarak acı çekiyorsun. Benim adımı anarak dünyaya meydan okuyorsun. Belki de bu yüzden seni affedemiyorum Kays’ım. Beni böylesine sevdiğin için değil… Kendini benden mahrum bıraktığın için.
Senin o güzel gözlerinin çöllerde yıpranmasına, ellerinin taşlara değmesine, ayaklarının dikenlerle kanamasına razı gelemiyorum. Sen benim için yanarken ben senin acını dindiremiyorsam, bu sevdanın neresinde duracağımı bilemiyorum. Sana koşmak istiyorum ama yollar kapalı. Sesini duymak istiyorum ama aramızda dağlar var. Sana dokunmak istiyorum ama ellerim yalnızlığın soğuk duvarlarına uzanıyor.
Keşke aşk yalnızca sevmek olsaydı. Keşke sevmek, sevdiğinin acısını azaltmaya yetseydi. Keşke bir insanın kalbi, başka bir insanın yarasına merhem olabilseydi. O zaman sana bütün kalbimi açardım Kays’ım. İçimdeki her şeyi önüne sererdim. Biriktirdiğim gözyaşlarını, susturduğum çığlıkları, geceler boyu sakladığım hayallerimi sana verirdim. Sen de benim ellerimi tutardın. İkimiz de birbirimizin yaralarını görürdük. Belki iyileşemezdik ama en azından acımızı paylaşırdık. Çünkü insan bazen iyileşmek istemez sevdiğim. Yalnızca acısının anlaşıldığını bilmek ister.
Ben senin acını anlıyorum Kays’ım. Sen de benimkini anla. Benim suskunluğumu sevgisizlik sanma. Sana gelemeyişimi seni istemeyişimle karıştırma. Bazen insanın kalbi bir yere koşarken ayakları başka bir yerde esir kalır. Benim kalbim seninle, ayaklarım ise beni senden uzak tutan dünyanın içinde.
İnan bana, her gece kalbimin peşinden gitmeye çalışıyorum. Gözlerimi kapatınca çöllerine geliyorum. Seni uzaktan görüyorum. Bir kayanın üzerine oturmuş, başını ellerinin arasına almışsın. Dudakların kıpırdıyor. Adımı söylüyorsun. Yanına geliyorum ama sen beni görmüyorsun. Omzuna dokunuyorum, elimi tutmuyorsun. Sana “Kays!” diye sesleniyorum, dönüp bakmıyorsun.
Sonra uyanıyorum. Anlıyorum ki insanın en büyük çaresizliği, rüyasında bile kavuşamadığı birini gerçekte beklemesidir. Yine de bekliyorum sevdiğim.
Beni bekle demeye hakkım var mı, bilmiyorum. Seni daha fazla acıya mahkûm etmeye gönlüm razı değil. Fakat Kays’ı unut demek de dilime varmıyor. Çünkü ben seni unutmayı hiç öğrenemedim. Öğrenmek için de bir gayret göstermedim. Bazı isimler vardır ki insan onları unutursa kendi varlığından bir parça eksilir. Sen benim eksilmeyen yanım, Kays’ım.
Bana ne derlerse desinler, ben seni kalbimin en kuytu yerinde saklıyorum. Kimsenin görmediği, kimsenin dokunamadığı, kimsenin hüküm veremediği bir yerde… Orada hâlâ elimi tutuyorsun. Orada hâlâ bana gülümsüyorsun. Orada hâlâ bir gün kavuşacağımıza inanıyoruz.
Belki bu dünya bize kavuşmayı çok gördü. Belki insanların koyduğu sınırlar, bizim çizdiğimiz hayallerden daha güçlü çıktı. Belki de kader, bize aynı hikâyenin iki ayrı ucunda durmayı yazdı. Ama bir şeyi unutma Kays’ım: Bizi ayıran mesafeler, birbirimizi sevdiğimiz gerçeğini değiştiremez.
Sen çöllerde benim adımla dolaşırken ben bu dünyanın içinde senin adını kalbimde taşıyorum. Senin Mecnun oluşun, benim Leyla oluşumdan ayrı değil. Senin hikâyen benimle başladıysa benim acım da seninle anlam buldu.
İnsanlar bizim hikâyemizi anlatırken seni Mecnun, beni Leyla diye anacaklar belki. Çocuklar adımızı duyacak, şairler bizi şiirlerine yazacak, âşıklar birbirlerine bizi örnek gösterecek. Yıllar geçecek, yüzler değişecek, şehirler kurulup yıkılacak. Ama bir yerlerde bir insan sevdiğine kavuşamadığında bizim adımızı hatırlayacak. İşte o zaman, belki de ilk kez gerçekten kavuşacağız. Çünkü biz yalnızca birbirimizi sevmedik Kays’ım. Biz, kavuşamayan bütün sevdaların hatırası olduk. Birbirine elini uzatıp da dokunamayanların, aynı gökyüzüne bakıp ayrı yerlerde ağlayanların, sevdasını içinde büyütüp dünyaya anlatamayanların sesi olduk.
Yine de ben bütün bunların arasında yalnızca senin Leyla’n olmak isterdim. Bir hikâyenin adı olmak değil… Bir adamın ömrü olmak isterdim. Bir şiirde anılmak değil… Bir akşam seninle aynı sofraya oturmak, aynı ekmeği bölüşmek, aynı pencereden yağmuru seyretmek isterdim.
Senin Mecnun oluşunu değil, benimle huzur buluşunu görmek isterdim.
Biliyor musun Kays’ım, bazen sana kızıyorum. Bütün dünyayı karşına alıp çöllere düştüğün için, kendini bu kadar tükettiğin için, beni böylesine çaresiz bıraktığın için sana kızıyorum. Sonra birden yüzün geliyor gözlerimin önüne. O mahcup tebessümün, adımı söylerken titreyen sesin, bana bakarken saklamaya çalıştığın sevgin… Bütün kızgınlığım bir damla gözyaşına dönüşüyor. Çünkü ben sana kızarken bile seni seviyorum. Sana sitem ederken bile seni özlüyorum. Sana gelmeyeceğimi söylerken bile içimde bir yer, yolunu gözlüyor.
İnsan kalbine söz geçirebilir mi Kays’ım? Ben geçiremedim. Belki sen de geçiremedin. Belki bizim bütün hikâyemiz, iki kalbin de kendi sahibine itaat etmemesinden ibarettir.
Şimdi bu mektubu bitirmem gerekiyor. Oysa sana anlatacak daha ne çok şeyim var. Bir ömür konuşsam bitmeyecek, bin mektup yazsam eksik kalacak sözlerim var. Kalemimi bıraksam da içimde sana yazmaya devam edecek bir yürek taşıyorum.
Bu mektup sana ulaşır mı, bilmiyorum.
Belki bir yolcu alır eline, belki rüzgârın önüne düşer, belki de hiç kimse okumadan kumların arasında kaybolur ama olsun. Ben yine de yazdım. Çünkü bazı sözler sahibine ulaşmasa da söylenmeyi hak eder.
Sen benim sana söyleyemediğim bütün sözleri hak ediyorsun Kays’ım.
Sana son bir şey söyleyeceğim. Eğer bir gün çöllerde yürürken rüzgâr yüzüne dokunursa, gözlerini kapat. Belki o rüzgârın içinde benim nefesim vardır. Eğer bir gece yıldızlardan biri diğerlerinden daha parlak görünürse, başını kaldırıp ona bak. Belki ben de aynı yıldızı seyrediyorumdur. Eğer bir gün içindeki fırtına diner de kalbin sana sessizce huzur verirse, bil ki ben o gün seni düşünürken gülümsüyorumdur.
Beni her yerde arama sevdiğim. Bazen insan en çok aradığı yerde değil, en çok hissettiği yerde bulunur.
Ben senin çöllerinde yürüyemem belki ama sen benim kalbimde her zaman yürüyebilirsin. Sana sarılamam belki ama adını her andığımda içimde sana yer açabilirim. Bir gün kavuşur muyuz, bilmiyorum. Fakat bu dünyada kavuşmak kadar gerçek bir şey daha varsa, o da insanın birini bütün imkânsızlıklara rağmen sevmeye devam etmesidir.
Ben seni seviyorum Kays’ım.
Adın Kays iken de…
Sana Mecnun dediklerinde de…
Çöllerde kaybolduğunda da…
Dünya seni benden uzaklaştırdığında da…
Ben seni, bana ait olamadığın hâlde içimde senden başka kimseye yer bırakmayacak kadar seviyorum.
Eğer bir gün bu mektubu okursan, senden tek bir ricam olacak: Kendine iyi bak sevdiğim.
Çöllerin ortasında bile olsan kendini unutma. Benim adımı anarken kendi adını da hatırla. Beni severken kendini de sev. Çünkü ben senin yalnızca aşkınla değil, varlığınla da kıymet bulmanı isterdim. Senin bir kayanın dibinde gözyaşı dökmene değil, başını göğe kaldırıp yaşamaya devam etmene razıyım.
Benim için değilse bile bir zamanlar birbirimize sunduğumuz o güzel hayaller için yaşa.
Ve bil ki bir kadın, kendisini seven bir adamın adını yüreğinde taşıyorsa, aralarına ne kadar mesafe girerse girsin o adam bütünüyle yalnız değildir.
Sen yalnız değilsin Kays’ım.
Senin Leyla’n var.
Her gece senin için dua eden, her sabah adını içinde uyandıran, seni kimsenin anlayamadığı kadar anlayan bir Leyla’n… Gözlerim yine doldu. Bu kâğıda daha fazla gözyaşı düşürürsem kelimelerim silinecek. Oysa ben istiyorum ki sana olan sevgim, yıllar sonra bile okunabilsin.
Belki bir gün birileri bu mektubu bulur. Belki birileri okurken ağlar. Belki bir âşık, sevdiğinin elini biraz daha sıkı tutar. Belki bir kadın, kalbinde sakladığı adamın adını ilk kez yüksek sesle söyler. Belki o zaman, bizim yaşanmamış ömrümüz başka birilerinin mutluluğuna dokunur. İşte o vakit, bütün acılarımıza rağmen, hikâyemizin boşa yaşanmadığını düşünürüm.
Sana son kez sesleniyorum:
Kays’ım…
Eğer bir gün çöllerin biterse, eğer bir gün yolun denize çıkarsa, eğer bir gün başını kaldırıp ufka bakarsan, beni hatırla. Ben senin için çöllere düşemeyen ama sensiz de bir türlü kendi yolunu bulamayan Leyla… Ben seni uzaktan seven değil, sana yakın olamadığı için her gün biraz daha uzaklaşan Leyla… Ben dünyanın gözünde yalnızca bir isim, senin gözünde bir ömür olmak isteyen Leyla…
Sana kavuşamadım diye seni sevmekten vazgeçmedim.
Sana ulaşamadım diye sana yazmaktan vazgeçmedim.
Sana söyleyemediğim bütün sözleri şimdi şu son cümleye sığdırıyorum:
Ey benim çöllere düşen sevgilim; eğer aşkından Mecnun olduysan, bil ki ben de sana kavuşamamanın adıyla Leyla oldum. Sen çöllerde beni ararken, ben içimde seni aradım. Sen benim adımla dünyadan vazgeçtin, ben senin hatıranla dünyaya tutundum. Belki bu ömür bizi birbirimize vermedi ama kalbim, senden başkasına ait olmayı hiçbir zaman öğrenmedi.
Sana kavuşamadığım her gecenin sabahında,
Seni özlediğim her nefesin ardında,
Adını kimseye duyuramadığım her duanın içinde…
Seni seven,
Leyla’n.
LEYLA’DAN MECNUN’A MEKTUP VAR – ZEYNEP KIVANÇ
Yorum Yaz