sv

MÜDÜR-NAMIK BUDAK

13 Ekim 2026 08:49

MÜDÜR

Karşımda, meydanın tam ortasında kocaman bir çınar, kuruyan yapraklarını sonbaharın çok da serin olmayan rüzgârlarıyla hışırdatıyor, iki ufak çocuk bu heyulanın dibinde bir oyun tutturmuş, eğleniyorlar. Arkada belediye binasının önünde bir zabıta ve sivil kıyafetli biri aralarında komik bir şeyler konuşuyor olmalılar, minik kahkahalarını buradan duyabiliyorum.

Merdivenin en üst basamağında, kapının hemen yanında bir sandalyeye tünemiş bekliyorum. Burası Görükle’nin Merdivenli Kahvesi. İki metrelik beş basamağından almıyor adını, eskiden boydan boya geniş basamaklar vardı. Nereden mi biliyorum, burada görev yaptığım zamanlardan. Kahve aynı kahve, işletmeciler değişmiş sadece. Bildiğim yer burası, ben de Mustafa’ya “Merdivenli Kahve’de bulaşalım,” demiştim ve bekliyordum.

İçeriye seslendim:

-Bir çay, açık!

Biliyorum katran gibi gelecek, buralarda âdet böyle, açık çayı kendilerine yakıştıramaz ocakçılar, çay illâ sert, buruk olacak. Bizler de sesimizi çıkarmıyoruz haliyle. “Bunu biraz daha açsan” desek, garsona yazık, git gel ocakçıyla atışmaları olacak sonrasında, en iyisi biz girmeyelim o topa. Çay tahmin ettiğimiz gibi, ilk fırta Kasap Mustafa yetişti:

-Oo, oca gelmişsin.

-Gel kasap gel, ben de yeni geldim.

Yanımdaki boş yeri gösterdim, bir sandalye alsın, ilişsin diye.

-Yok oca, gel içeri geçelim, ra’at konuşuruz.

İçeri adımladı, ben de peşinden. Sağ köşedeki masaya yöneldi, duvara sırtını verdi oturdu, ben de karşısına geçtim.

Üç gün önceydi, dükkâna uğramıştım, ileriden geriden konuştuk ayaküstü. Bir şey alacağımdan değil, bu delikanlının sohbetini seviyorum. Çocukluğundan tanıyorum, el kadardı, kasap dükkânında çalışıyordu, hâlâ çalışıyor. Bunlarda baba, dede mesleği kasaplık. Adam bunu görmüş, bunu yapıyor, işini de iyi yapıyor hani. On dakikada kuzuyu, yarım saati bulmadan danayı sıyırır. “Sıyır, mal temiz!” aralarında bir mottodur bu, sürekli bir slogan. “Mustafa dedim, müdürün en samimi arkadaşıymışsın sen, bana onu anlatsana!” “Ocam, akşamüstü şimdi, müşteri yoğun, anlatacaklar uzun, benim boş günde anlatalım, ee?” demişti ve buradaydık.

-Ey, ka’veci, getir biz de bi’ çay vuralım bakalım!

Getirdi gene bir katran, Mustafa yudumlamaya başladı, gözlemliyorum, bardağı öyle iki, üç parmakla tutmuyor, avuçluyor ve kocaman yudumlarla içiyor. İri vücuduyla neredeyse iki katım. Tombul yüzüne yakışıyor bıyıkları. Gözleri konuşurken küçülüyor, ince bir çizgi halinde göz çukurlarına gömülüyor. Gülümsemesi, illa ki anlatacaklarını neşeyle sunması, tam bir meddahlık örneği. Keşke, diyorum, ben de böyle anlatabilseydim kafamdakileri. İnsanları sıkmadan, “ya, bir sussa şu, dedirtmeden…”

-Bak oca, sen müdürü anlat dedin, ben nesini anlatayım, kıyak çocuktu. Yaşadıklarımızın epsi ayrı ikâye, topla epsini roman olur.

Sevgili okur burada araya girmem şart oldu. Burası bir göçmen köyü, burada alfabe 28 harftir, “H” yoktur. Satırlar boyu konuşmalarda “h” ye rastlayamazsanız sakın şaşırmayın.

-Kasap ben onu hatırlıyorum sanki, ufak tefek bir kardeşimizdi, görev yaptığım yıllardan…

-Ocam sen burada mıydın rahmetli Boyacı Üseyin’in Tekel Bayisi vardı, belediyenin pasajında, köşede?

-Yok hatırlayamadım, çıkaramadım.

-Belki de senin tayin çıktıktan sonra açıldı. Neyse, bizim müdür orada çalışıyordu. Ben neyini anlatayım onun, ya her şeyi güzeldi, güzel insandı, ne günlerimiz geçti be…

Başını çevirdi meydana, daldı, bir iki fırt çekti sigarasından, ilişmedim.

-İki çay bir çiçek!

Garsonun sesiyle dünyaya döndü yeniden, ben de sorumu patlattım peşinden:

-Neden müdür? Yani neden “müdür” diyordunuz?

Güldü:

-Müdürdü de ondan.

Gülümsemesi yüzünde asılı:

-Ra’metli Me’met Abi’nin tekel bayiinin müdürüydü işte. Bütün köy müdür derdi zaten, sadece sen ben değil yani.

-Ee?

-Ne ee’si ocam?

-Anlat madem müdürü!

Başını şöyle bir sağa sola salladı, gözleri iyice küçüldü, ama suratındaki gülümseme baki.

-Bi gün bununla… yok yok o olmaz, başka bi şey anlatayım. Ya, ne çok atıramız var, angi birini peşin…

-…

-Bak ocam ben onunla en son karşılaşmamı anlatayım en iyisi.

Bekledim, şöyle bir kıpırdandı, uygun bir cümle arıyordu besbelli. İki elini de masaya dayadı, vücudunu öne çıkardı, kalkar gibi yaptı, sanırsınız bir politikacı, şimdi başlayacaktı nutkuna. “cek, cak”lı cümlelerini sıralayacaktı. Öyle yapmadı bizimki, oturdu gerisin geriye.

-Ka’veci iki çay bize.

-Ocam, üniversiteye gittim, ziyaret ede’cem ben bunu. Salmazlar… Yasak, görüşemezsin, yav adamı yemiy’cez. Sadıcımız bizim. Nu diyorlar, peygamber yok.

-Ee, netice?

-Neticesi ne, bizim köyden bi’ tanıdık bulduk, kapıyı aralattık da oradan görüştük müdürle. İçeri girmedik yani, kural kuraldır, mikrop taşımayalım adama.

Yüzündeki gülümseme daha da büyüdü, handiyse kahkahayı basıyordu bizim meddah:

-Yav öyle yüzüme bakar bizimki.

-Sadıç bi’ şeye ihtiyacın var mı?

Elini kaldırdı yattığı yerden, avucunu ağzına getirdi, duyulur duyulmaz bir sesle:

-Bi’ Efesçik.

-İkimiz de bastık kahkahayı, o küfretmeden duramaz bilirim, sesi de çok yükseltemeyiz, orası astane. Sus mus işaretleri yaptık artık.

-Sus dedim sadıç. Atırladın mı kamyonla içmiştik Erdek’te biraları.

Yatağından doğruldu bizimki, keyfi yerine gelmişti. Aralık kapının eşiğinden nasıl mu’abbet ediyorsak. İki elini şöyle bir salladı, parmaklarını kapattı, ağzına götürdü:

-Muahh..

Başladı ciddi ciddi gülmeye, ben de tabii. Ulan bi’ görevli gelecek sen bu astayı ne yapıyo’sun filan, kaydıracak bizi oracıktan. Sus dedim, aman kovdurmayalım kendimizi buradan.

-Ne gündü de’mi ama?

-Ne gündü ya ocam. Biz müdürle dörder bira kaktırdık, müdür tabii Efes’ten başka içmez. Top sa’sının orada, a bire içiyoruz.

-Hangi top sahası?

-Yenisi, çevre yolunun oradaki… Neyse, biz dörder taneyi götürmüşüz. Pat bi’ telefon: Bizim Paçpaç. Ciğer, biraz da et varmış, Konutlara (Göçmen Konutlar) gidecekmiş. Kimseyi bulamamış, mecbur biz gidece’z. Atladık arabaya. Bizde de Pejo Partner var, daha yeni almışım, malzemeyi al, doğru konutlara. Müdür tutturdu, buradan Erdek’e gidece’z diye. Yok olmaz sarhoşuz, nasıl gideriz. Bir iki telefon, ben… Yok, kimse yok anasını satayım, araba var, şoför bulamıyoruz. Mecbur geçtim direksiyona, doğru Erdek, Ocaklar. Oturduk bir çay bahçesine, söyledik birer bira. İki şopar çocuk vardı ortalarda, aldılar bizim siparişi. Onlar aldılar siparişi de getiren başkası: Bir afet. Olur mu böyle güzel kız be ocam! Yok böyle güzellik! Bizim müdür asta oldu buna, gel bira git bira, yok gelsin çerez. Yav bizim müdür bir avuç çerezle iki yıl bira içer, o derece yani, ama bu kızı gördü, dört tabak çerezi götürdü. Çerez de öyle böyle değil, hani sosyete çerezi: Fındık… Yedişer bira da orda gömdük mü… Bira, çerez derken bizim cepte kuruş kalmamış, iyi ki arabada mazot varmış da oralarda haciz kalmadık. Tabii ep o afetin yüzünden. Bizim müdür bunu bir kez daha görsün diye, çekele bobo… Ya ocam, o kafayla arabayı gene ben kullandım, Konutlara nasıl geldik, orada birer bardak daha cin nasıl götürdük, evlere nasıl geldik? Bende filim koptu tabii.

Durakladı, bir hüzün oturdu yüzüne. Atmosferi bozmadım, devam etmesini bekledim. Bekledim de ne oldu? Gözünden süzülen iki damla yaşa tanık oldum.

-Ocam be, dedi, Müdürün astaneye neden yattığını biliyo’sun değil mi?

Biliyordum, sesimi çıkartmadım, sürdürdü:

-Bu birkaç gün önce sabah kalmış, anacığından bir bıçak istemiş, “n’apacan oğlum?” filan deyince biraz işim var deyip çekilmiş odasına, saplamış karnına. Vardı kendine göre dertçeğezleri be ocam.

Hüzün şimdi tüm kahveyi sarmıştı, ne diyeceğimi bilemedim, benden de iki damla yaş yuvarlandı muhtemelen. Sessizliği o bozdu:

-Ocam çıkamadı astaneden be.

 

12.10.2026

Namık Budak

namikbudak@gmail.com

 

Bu Eseri Paylaş:

etiketlerETİKETLER

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

Sıradaki içerik:

MÜDÜR-NAMIK BUDAK

deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co