sv

Unutmanın Bedeli-Arzu Sürmen

29 Ağustos 2026 11:23

Unutmanın nasıl başladığını insan fark etmiyor. Öyle büyük bir şey olmuyor, kapılar çarpılmıyor, gökyüzü kararmıyor. Bir sabah uyanıyorsun, perde aralığından içeri solgun bir ışık vuruyor, mutfakta dün geceden kalmış bir bardak duruyor, telefon sessiz. Eskiden olsa ilk iş ona bakıyorsun, şimdi bakmıyorsun. Bunun üzerinde durmuyorsun bile. Çayını koyuyorsun, pencereyi açıyorsun, sokaktan bir çocuk sesi geliyor, karşı apartmanda biri çamaşır asıyor, hayat kendi halinde sürüp gidiyor. Sonra günlerden bir gün, bir şarkı çalıyor ve eskiden o şarkının içinde yaşayan bir yüz artık aynı açıklıkla gelmiyor aklına. Önce ses gidiyor. Sonra gözlerinin rengi bulanıklaşıyor. Ellerini hatırlamak için uğraşıyorsun, nasıl güldüğünü düşünüyorsun, konuşurken başını ne tarafa eğdiğini… Bir zamanlar bütün ayrıntılarını bildiğin bir insan, zihninde yavaş yavaş sislenen bir eve dönüşüyor. Odaları hâlâ orada sanıyorsun, yalnızca hangi kapının nereye açıldığını unutuyorsun. Çocukken babaannemin evinde eski bir sandık vardı. İçinde sararmış fotoğraflar, mektuplar, artık kimsenin giymediği elbiseler dururdu. Bir keresinde dibinden küçük bir mendil çıkarmıştım. Kenarında mavi çiçekler vardı. Kime ait olduğunu sormuştum. Babaannem anlatmıştı. Şimdi o hikâyeyi hatırlamıyorum. İsmi de yok aklımda. Yalnızca o mavi çiçekler kalmış. İnsan bazen birini böyle unutuyor. İsim gidiyor, yüz gidiyor, ses gidiyor; geriye bir mendilin kenarındaki küçük çiçek, eski bir evin duvarındaki çatlak, yağmurdan sonra duyulan bir koku kalıyor.

Bazen geçmişe dönüp baktığımda en çok seni değil, senin yanındaki kendimi arıyorum. O zamanlar daha kolay inanıyordum. Bir insanın söylediği sözün arkasında gerçekten bir şey olduğuna, bir telefonun çalmasının bir anlamı olduğuna, birinin gitmeyeceğine inanıyordum. Şimdi bazı şeyleri daha çabuk anlıyorum belki, yine de eski hâlimin o saf tarafına içim acıyor. Çünkü insan birini kaybettiğinde yalnızca onu kaybetmiyor, onunla birlikte yaşadığı küçük hayat da gidiyor. Birlikte içilen çayın saati, gece yarısı yazılan anlamsız mesajlar, yolda yürürken dönüp bakılan bir vitrin, bir şarkının neden sevildiğini bilmeden tekrar tekrar dinlenmesi… Sonra bütün bunlar günlük hayatın altına gömülüyor. Bir gün eski bir çekmeceyi açıyorsun, içinden bir bilet çıkıyor. Tarihine bakıyorsun. Nereden nereye gittiğini hatırlamıyorsun. Bileti neden sakladığını da. Bir süre elinde tutuyorsun. Sanki biraz daha bakarsan her şey geri gelecekmiş gibi. Gelmiyor. İnsan kendi geçmişine bile yabancılaşabiliyor. Bir zamanlar her şeyini verdiği insanın yüzünü bir fotoğrafta görünce, “Ben bunu gerçekten sevmiş miydim?” diye düşünmüyor belki, daha tuhaf bir şey oluyor; “Ben o zaman kimdim?” diye bakıyor kendine. Yıllar insanın üzerine sessizce birikiyor. Yeni evler, yeni yollar, başka sabahlar, başka telaşlar… Geçmişi kimse gömmüyor aslında. Hayat üstünü kapatıyor. Sonra bir gece hiç beklemediğin bir koku geliyor. Bir sokaktan geçerken eski bir şarkı duyuyorsun. Birinin yürüyüşü sana onu hatırlatıyor. İçinde yıllardır kapalı duran bir kapı hafifçe açılıyor. İçeride yine yağmur var. Yine iki bardak çay. Yine sen varsın, yine o. Konuşuyorsunuz. Ne konuştuğunuzu bilmiyorsun. Yalnızca sesini duyuyorsun. Birkaç saniye sonra kapı kapanıyor. Sen kaldığın yerden devam ediyorsun.

Ben artık seni eskisi kadar hatırlamıyorum. Bunu söylerken içimde hâlâ küçük bir suçluluk oluyor. Sanki seni unutmak sana verilmiş bir sözün bozulmasıymış gibi. Oysa hangi sözü verdiğimi bile hatırlamıyorum artık. Belki unutmanın en ağır tarafı bu; bir gün insanın acısını bile özlemeye başlaması. Çünkü acı varken hâlâ bir bağın olduğunu sanıyorsun. Sonra acı da yoruluyor. O da sessizleşiyor. Adını duyduğunda eskisi gibi içinden bir şey kopmuyor. Bunu fark ettiğin gün biraz üzülüyorsun. Çünkü bir zamanlar seni yerinden oynatan bir insanın artık yalnızca geçmişten kalmış bir isim hâline gelmesi garip geliyor. Yine de hayat beklemiyor. Sabah oluyor, çaydanlık kaynıyor, sokaktan simitçinin sesi geliyor, bir kuş pencerenin kenarına konup hemen uçuyor. Bir akşam eski fotoğraflardan birini buluyorsun. Uzun uzun bakıyorsun. Fotoğraftaki yüzler sana hem tanıdık hem yabancı. Fotoğrafı kaldırıp çekmeceye koyuyorsun. Çekmeceyi kapatıyorsun, kilitlemiyorsun. Belki bir gün yeniden açarsın. Belki hiç açmazsın. Artık bunun da önemi kalmıyor. Bazı insanlar hayatımızdan gittikten sonra bir masalın içinde kalıyor. Masalın sonunu kimse yazmıyor. Sayfa orada, biraz sararmış, kenarları kıvrılmış hâlde duruyor. Arada bir elin o sayfaya gidiyor. Okumuyorsun. Sadece dokunuyorsun. Sonra kitabı kapatıp pencereye yürüyorsun. Dışarıda akşam olmuş. Şehrin ışıkları yanmış. Uzakta bir yerlerde yağmur başlıyor. Sen perdeyi biraz aralıyorsun. İçeri serin bir hava doluyor. Bir zamanlar bütün dünyan olan o insanın adı, gecenin içindeki binlerce sesten yalnızca biri olarak kalıyor. Sen bunu duyuyorsun. Bir süre öylece duruyorsun. Sonra ışığı kapatıp odadan çıkıyorsun.

Bu Eseri Paylaş:

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

Sıradaki içerik:

Unutmanın Bedeli-Arzu Sürmen

deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co