
VAZİFE
Ağır ağır hareket ettik. Koskoca demir kütlesi, kalkayım mı kalkmayayım mı, eh hadi madem bu seferlik yollanalım bari düşünceleriyle ilerlemeye başlamıştı. Altımızdaki garip sesleri, takırtı tukurtuları, muzipçe gülümseyerek dinliyorduk. Mutluyduk.
İlk durağa kadar gözlerimizi pencereden ayıramadık. Ortamızda küçük masa, her ikimiz de cam kenarında (ben gidiş yönünün tersinde) yirmili yaşlardaki iki çocuktuk.
Etimesgut’a gittiğimiz günü hatırladın mı?
Bursalı iki çocuk, iki üniversiteli, kafa kafaya vermiş, doğum günümü Kızılay’da bir pastanede değil de banliyöde kutlayacaktık. Allahın Bursalıları, hayatlarında tren görecekler işte!
-Ne güzel değil mi ama?
Neyi kast ettiğini biliyorum, bozuntuya vermedim:
-Ne diyorsun kızım, ney güzel?
-Burada olmak Nazlı, trende yani, yolculuk yapmak…
Daha uzatacaktı, manzaraya davet ettim, kesti. İki üç durak geride kalmıştı, artık gösterişli apartmanlar yerlerini yarım bırakılmış tuğla yığınlarına, sıvasız binalara bırakmıştı. Onlar da yerlerini teneke barakalara bıraktığında köyümüzün tarlalarını hatırlayacaktık, bu yeşillikler eşlik edecekti bizlere yol boyunca. Gümrah bir tarlayı işaret ettim:
-Buğday değil mi?
-Herhalde. Köyde tütün zamanı geldi.
Ekim zamanını kast ediyordu. Tütün ekimini yani. Necati Cumalı’nın “Tütün Zamanı” değildi kastettiği. Ne curcunadır o günler, ne telaş! Küçücük çocuklardık, tarlaya gidişlerimiz geldi aklıma… Hey, iyi ki biz okuyacağız, kurtulacağız tarlalardan.
-Geldik, bak, yazısı…
Sırtım dönük olduğu için göremedim yazıyı, tren yavaşladı, kalktık. Yolculuk güzeldi de şu koku olmasaydı. Ter kokusu… Pis… Ekşi… Yol boyunca ellerlimizle sık sık ağzımızı burnumuzu kapatmıştık. Ayağa kalkınca daha bir kesifti. İkimizin de yüzleri ekşimişti, kapıya yöneldik.
İstasyonda temiz bir bahar havası karşıladı bizi. Mutluydum. Doğum günü kızıydım bugün. Ben zaten her bahar mutlu olurdum.
-Kız nereden geldi aklına buralara gelmek…
-…
-Kız, sana diyorum Berrin?
Daldığı yerden çıktı.
-Ne diyorsun?
-Buraya niye geldik, doğum günümü burada kutlama neden diyorum.
-Ha, ha.. Neden olacak kız, öğrencilikten. Burası Kızılay’dan ucuz, çayı pastayı ucuza getireceğiz, hem de trene bindik ya ne güzel…
Gülüştük. Kısa bir tur attık Etimesgut çarşısında. Köy iricesi bir yer işte. Birkaç dükkân, ismi tanıdık bir iki mağaza, hepi topu bu. Meydana bakan bir pastaneyi gösterdi burnuyla, “tamam” dedim başımla. Girdik içeriye. Mekânın tek müşterisiyiz. Cam kenarında bir masaya geçtik. “En iyisi pencere, gelen geçenleri görürsün dört duvarı göreceğine.” Karşılıklı oturduk gene, dışarıya baktım, ne görkemli bir Atatürk heykeli öyle. Bu arada Berrin de kalkıp pastayı seçmişti bile. Gülen gözlerle masaya döndü ve iki de çay işaret etti.
Güzel kız benim arkadaşım. Siyaha yakın, koyu kahve saçları her daim bakımlı, itinayla taranmış. Uzunca, omuzlardan dökülüyor. Saçlarına baktığımı fark etti, her iki eliyle boynundan, arkaya havalandırdı. Havalıydı. Kendine has bir aurası vardı. Vatkalı beyaz gömleğine düşen saçlarına şöyle bir göz attı:
-Genciz, güzeliz, di’mi ama…
Pastamız gelmişti, hem de üç mumuyla birlikte.
-Çaylarımız? Diyecek oldum.
-Getiriyorum.
İçeriden seslenmişti, yaşlı pastaneci. Geldi, tepside iki çay ve boynunda bir polaraitle.
-Kızlar doğum gününüze benden de bir hediye olsun.
Tepsiyi olduğu gibi masaya bıraktı, cebinden çakmağını çıkarttı, sırayla mumları yaktı:
-Hadi bakalım kızım üfler gibi yap, ben de çekeyim, dur şöyle dışarının manzarası da çıksın… Hadi kızlar biraz gülümseyin!..
Ne gülümsemesi bizim ağızlar kulaklardaydı. Merakla beklemeye koyulduk. Fotoğraf yavaşça alttan çıkmaya başladı, o kadar yavaştı ki biz iki yeni yetme için yıllar sürdü. Baktık, epey soluktu, bir işe yaramayacak gibi, bizim hüsranı yakalayan babacan esnaf:
-Az bekleyin, renkler birazdan gelir, görürsünüz.
Fotoğrafı masanın ortasındaki yapay çiçekli vazoya dayadık, bir gözümüz onda yumulduk bizim pastaya. (Biraz bayat mıydı, ne?) Biraz çay biraz pasta derken bizim fotoğraf da oldu hani: İki cici kızın ortasında bir doğum günü pastası, (mumlar olmazsa olmazı) mütevazı masamız, onun hemen arkasında ortamı aydınlatan genişçe pencere ve Etimesgut meydanı.
-Senin doğum gününde pasta üfleyelim, hem de dışarıda, evde değil.
Ev arkadaşım Berrin geçen cumartesi Bahar Şenliğinde demişti bunu. Fonda Gazi’nin bahçe hoparlöründen Nilüfer’in Mor Menekşesi cızırdıyordu. Yemyeşil bahçede, altlarımıza montlarımızı yaymış oturmuştuk. Bizim Tıp’ta şenlik menlik ne gezer, onun kampusundaydık. Açık mavi kotuna ve beyaz gömleğine benim koyu pantolon üzeri çizgili gömlek meydan okuyordu. Hayata meydan okuyorduk.
Etimesgut’a gittiğimiz günü hatırladın mı?
Mektubumun giriş cümlesinden sonra aynen böyle yazmışım. Açılmamış zarfı Ahmet Abi gelip tutuşturmuştu elime. Postacı Ahmet’ti, Görükle’nin postacısıydı, son görevini yerine getirmişti. Mektubun iadesiydi bu alıcısına, Berrine ulaşmamıştı.
Kızına “gitme oralara,” demişti tayini çıktığında, engellemek istemişti, “kal,” demişti, “burada geçinir gideriz, Doğu’ya gidilmez,” demişti. Ama onun damarlarında Kolağası Hasan Bey’in kanı dolaşıyordu. “Vazife kutsaldır, vatanın her karışı kutsaldır, görev nereye çıkmışsa oraya giderim.”
Gitti, gitti de dönemedi.
19.10.2026
Namık Budak
namikbudak@gmail.com
VAZİFE-NAMIK BUDAK
Yorum Yaz