
Sevgili üzümler,
Sizi gördüm bugün. Araba kasasını tezgâh yapmış bir satıcının önünde… İçimde katmer katmer güller açtı.
“Ağustos geldi,” diyordunuz.
Ne sıcak söyleyebilirdi bunu bana ne de güneş. Bu haberi en güzel siz verdiniz.
Özlemişim sizi.
Karanızı, sarınızı, henüz rengini bulamamış yeşilinizi… Hele o yeşiller… Adınızı anınca bile ağzım sulandı.
Birden dedemin bahçesi geldi aklıma. Çeşit çeşit üzümler yetiştirirdi. Parmak üzüm, kara üzüm, çekirdeksiz üzüm. En sevdiğim de çekirdeksiziydi. Bir de henüz olgunlaşmamışlarınız vardı ki, adı da pek garip. Koruk. Annemin salatasına lezzet katardınız. Şerbetiniz de olurmuş. Yıllar sonra kendim yapmayı denedim. Yok böyle bir lezzet. Asma yaprakları kocaman kocaman, ufacık boyumla yaprakların arasında dolaştığımı hatırlıyorum. Yapraklarını aralaya aralaya biraz ondan, biraz bundan tadına bakıyorum. Arılar peşimde dolanıyor. Üzüm tanelerini kardeşçe bölüşüyoruz. Derken abimle teyzemin oğlunu görüyorum. Asma yapraklarının arkasına çömelmişler. Tam burunlarının dibinde bitiverince panikliyorlar. Ağızlarını öyle sıkı kapatıyorlar ki, burunlarından duman tütüyor.
Sonra kum saatindeki kumlar gibi yıllar akıp gidiyor. Çiçeği burnunda evliyiz artık. Eşimin gözümün içine gülümseyerek baktığı günler… Şehirlerarası yoldayız. İzmir’den çıkıp Manisa’ya giriyoruz.
Satıcılar kasa kasa üzümleri yol kenarına sermiş. Hepsi beni alsana diye göz kırpıyor. “Sultaniye bunlar” diyor satıcı, görmesem de eminim gözlerim ışıl ışıl parlıyor olmalı. Eşim hemen arabayı durduruyor. Daha arabadan inmemişken, satıcı poşeti dolduruveriyor. Öylece yıkamadan, hapur hupur yerken tatlılıkla sohbet ediyoruz.
Ah, keşke daha çok alsaymışız.
Bugün sizi o tezgâhta görünce, salkımlardan önce anılar düştü önüme.
AYLARDAN ÜZÜM-SÜREYYA GEÇİCİ
Yorum Yaz