
Leylâ’m,
Bugün yine çölün bağrına döndüm. Ayaklarım kumlara, gönlüm ise senin ardından sürüklenen bir kederin içine gömüldü. Seni gördüm, Leylâ’m… Yüzünü bir kez daha görmek, yıllardır susuz kalmış bir çölün üzerine yağmur düşmesi gibiydi. Lakin bilmez misin ki bazı yağmurlar toprağı yeşertirken bazıları yürekteki yangını daha da büyütür? Ben seni gördükten sonra yeniden tutuşan bir ateşin içinde kaldım. Hasretim dinmedi, bilakis adınla çoğaldı.
Seni gördüğüm o an, zaman durdu sandım. Gözlerim yüzüne değdiğinde ruhum bedenimden ayrılıp sana koştu. Ne var ki kavuşmak diye bildiğim şey, meğer ayrılığın en acı kapısıymış. Seni bir kez daha görmek, sensizliğin ne demek olduğunu yeniden öğrenmekmiş. Şimdi çölün ortasında her zamankinden daha yalnızım. Çünkü artık yüzünün hayaliyle değil, yüzünü görmüş olmanın hasretiyle yanıyorum.
Ah, Leylâ’m! Sana bir şey olduysa, benim adım senin kederine karıştıysa, gözlerinden bir damla yaş benim yüzümden düştüyse, bu çölün bütün kumları üzerime yığılsın isterim. Benim yüzümden incinmeni düşünmek, kendi yaramdan daha derin bir yara açıyor içimde. Kendimi affedemiyorum. Sana ulaşamayan ellerim, seni koruyamayan kollarım, adını haykırmaktan başka bir işe yaramayan dilim… Hepsi bana birer yük şimdi.
Bazen gecenin karanlığında kendi kendime soruyorum: Benim aşkım sana bir mutluluk mu getirdi, yoksa hayatının üzerine düşen ağır bir gölge mi oldu? Seni sevmekle sana zarar vermiş olma ihtimali arasında eziliyorum. Bir yanım, aşkımın senin için bir sığınak olmasını diliyor; diğer yanım, adımın anılmasıyla bile yüreğinin ürpermesinden korkuyor. Ah, Leylâ! Keşke senin kederini kendi göğsüme alabilseydim. Keşke senin gözlerinden dökülen her damla, benim gözlerimden aksaydı da sen bir kez olsun ağlamasaydın.
Bugün çöl yine bildiğim çöl değildi. Rüzgâr ansızın yükseldi, kumlar göğe savruldu. Dünya sarardı, gökyüzü karardı; önümdeki her şey toz duman içinde kayboldu. Ben o fırtınanın ortasında seni gördüm. Beyazlara bürünmüştün, Leylâ’m. Sanki dünyanın bütün kederlerinden sıyrılmış, bir bulutun içinden çıkıp gelmiştin. Fakat gözlerinde bir korku, sesinde bir titreme vardı.
“Neredesin?” diye seslendin.
İşte o an, yüreğim yerinden söküldü.
“Buradayım, Leylâ’m!” diye haykırdım. “Yanındayım! Sana geldim! İşte buradayım!”
Ama sen beni duymadın.
Bir adım attım sana doğru, sonra bir adım daha… Aramızdaki mesafe küçülmedi. Sanki görünmez bir duvar örülmüştü aramıza. Ben sana koşuyordum, sen beni arıyordun; ikimiz de aynı hasretin içinde kayboluyor, birbirimize bir türlü ulaşamıyorduk.
“Neredesin? Ah, neredesin?” diye ağlıyordun.
Benim sesim çölün göğsünde parçalanıyordu. Adını haykırdım, Leylâ! Bir kez değil, bin kez haykırdım. Sesim kumlara çarptı, rüzgâra karıştı, sonra dönüp yine kendi kulağıma ulaştı. Sen ise beni duymadın. Gözlerin önümden geçip gitti, bakışların bana değmeden uzaklara düştü.
Sana uzattığım ellerim boşlukta kaldı. Seni kucaklamak istedim, fakat kollarım yalnızca rüzgârı sardı. Sen ağladıkça ben de ağladım. Sen beni bulamadıkça ben kendimi kaybettim. Sonunda dizlerimin üzerine çöktüm. Adını söyleyecek gücüm kalmadı. Dudaklarımda yalnızca bir fısıltı vardı:
“Leylâ…”
Uyandığımda yüzüm kumlara gömülmüştü. Gözlerim ıslaktı, ellerim titriyordu. Bir süre nerede olduğumu anlayamadım. Sonra başımı kaldırıp uçsuz bucaksız çöle baktım. Ne sen vardın karşımda ne de sesini taşıyan bir rüzgâr… Yalnızca ben vardım ve içimde büyüyen o korkunç ihtimal: Ya bir gün gerçekten seni arar da bulamazsam?
Söyle bana, Leylâ’m, insan sevdiğini kaybetmeden de kaybetmiş gibi acı çekebilir mi? Ben çekiyorum. Her gece seni yitirmişim gibi uyanıyor, her sabah seni hiç bulamayacakmışım gibi korkuyorum. Kalbim henüz senin yaşadığını bilmekle teselli buluyor, fakat ruhum sensizliğin karanlığında yolunu kaybediyor.
Ben şarkı söylemeyi hiç beceremedim, Leylâ’m. Ebû Nuaym gibi sesimle gönüllere dokunmayı, bir ezginin içinde kederimi saklamayı çok isterdim. Belki o vakit insanlar sesimi duyduklarında içimdeki yangını anlar, çölün ortasında neden durmadan senin adını andığımı bilirlerdi. Ama benim sesim nağmelere değil, feryatlara yatkın. Benim dilim şarkı söylemiyor; hasretimi anlatıyor.
Şiirler okuyorum sana. Her dizesinde adın, her kelimesinde yüzün var. Bazen bir mısraın ortasında susuyorum, çünkü seni anlatmaya kalktığımda kelimeler kifayetsiz kalıyor. Hangi sözcük anlatabilir ki bir insanın kendi kalbinde yaşayıp da kendi elleriyle dokunamadığı sevgiliyi? Hangi şiir anlatabilir, bir çift gözün bütün bir ömre nasıl sığdığını? Ben seni anlatmaya çalıştıkça kendimi eksik buluyorum. Çünkü sen benim kelimelerimden daha derin, şiirlerimden daha güzel, hayallerimden daha gerçeksin.
Biliyor musun, Leylâ’m, bazen çölün ortasında bir gölge görüyorum. Sana benzetiyorum. Ardından koşuyorum. Bir kayanın arkasında kayboluyorsun, bir kum tepesinin ardına saklanıyorsun. Sonra anlıyorum ki peşinden koştuğum şey, güneşin kumlar üzerine düşürdüğü bir yanılgıdan ibaret. Yine de kızamıyorum o gölgeye. Çünkü bir anlığına bile olsa bana seni hatırlatıyor.
Bazen bir esinti yüzüme dokunuyor. Gözlerimi kapatıyorum, saçlarının kokusunu getirdiğine inanıyorum. Bazen gecenin sessizliğinde bir kuş kanat çırpıyor; sesini senin sesin sanıyorum. Bir yıldız kayıyor gökyüzünden, ardından dilek tutuyorum. Herkes kendisi için bir şey isterken ben yalnızca senin iyiliğini diliyorum.
Allah’ım, diyorum, Leylâ’mı koru. Benim uykusuz gecelerimi ona verme. Benim korkularımı onun yüreğine düşürme. Benim çektiğim hasretin gölgesi bile onun üzerine düşmesin. Eğer birinin ağlaması gerekiyorsa ben ağlayayım. Eğer birinin yolu uzayacaksa benim yolum uzasın. Yeter ki onun önüne karanlık çıkmasın.
İşte benim aşkım budur, Leylâ’m. Seni kendime ait kılmak değil, senden uzaklarda bile senin iyiliğini dilemek… Sana kavuşamadığım hâlde mutluluğunu istemek… Adını anarken içimin parçalanmasına rağmen senin yüzünde bir tebessüm hayal etmek…
Fakat sana karşı dürüst olmalıyım. Ben bu ayrılığa alışamıyorum. Herkes zamanın yaraları iyileştirdiğini söylüyor. Oysa zaman benim yaramı iyileştirmiyor; yalnızca onu daha derine taşıyor. Günler geçiyor, geceler tükeniyor, mevsimler değişiyor ama içimdeki hasret aynı yerde duruyor. Hatta her geçen gün biraz daha büyüyor. Çünkü insan bir kez sevdi mi, yokluğun da bir hatırası oluyor. Ben artık yalnızca seni değil, seninle olabileceğim günleri de özlüyorum.
Birlikte yürüyebileceğimiz yolları düşünüyorum. Bir akşamüstü yan yana oturup hiçbir şey söylemeden gökyüzünü seyretmeyi… Senin bir şey anlatırken gözlerinin nasıl parladığını izlemeyi… Bir tebessümüne bütün ömrümü sığdırmayı… Belki bir gün bana kızmanı, sonra susup yüzünü başka yana çevirmeni… Benim sana bakıp içimden binlerce kez özür dilememi…
Ne tuhaf değil mi, Leylâ’m? İnsan bazen hiç yaşamadığı hatıraları bile özleyebiliyor. Ben seninle yaşanmamış günlerimizin yasını tutuyorum. Henüz elini tutmadığım akşamların, yan yana oturmadığımız gecelerin, birlikte karşılamadığımız sabahların özlemiyle kavruluyorum. Sanki ömrümün bir tarafı yaşanmış, diğer tarafı seninle yaşanmayı beklerken yarım kalmış.
Sana söylemek istediğim daha nice söz var. Lakin korkuyorum. Ya kelimelerim sana ulaşmazsa? Ya mektubum bir kum tepesinin altında kalırsa? Ya rüzgâr onu alıp götürür de senin yerine yabancı birinin ellerine bırakırsa? Belki de bu satırları hiçbir zaman okuyamayacaksın. Fakat yazıyorum, Leylâ’m. Çünkü söyleyemediklerim içimde kaldıkça nefesim daralıyor. Sana yazmak, ulaşamadığım yolların üzerine bir köprü kurmak gibi geliyor bana.
Belki bir gün bu mektubu okursun. Belki de yalnızca rüzgâr okur. Benim için fark etmez. Yeter ki içimdeki ses bir yere ulaşsın. Yeter ki bu aşk, yalnızca benim göğsümde yankılanıp durmasın.
Şimdi yine gece oluyor. Güneş, kum tepelerinin arkasına çekiliyor. Gökyüzü kızıl bir örtüye bürünüyor. Çölün üzerine yavaş yavaş sessizlik çöküyor. Herkes için dinlenme vakti başlarken benim içimde yeni bir arayış başlıyor. Çünkü gece, hayallerimi yanıma alıp seni aradığım vakittir.
Belki yine geleceksin beyazlar içinde. Belki yine korkuyla etrafına bakıp adımı söyleyeceksin. Bu kez sana daha güçlü sesleneceğim. Sesim çatlayana, nefesim tükenene kadar haykıracağım:
“Buradayım, Leylâ’m! Buradayım! Seni hiçbir yere bırakmadım!”
Eğer yine beni duymayacaksan, yine sana ulaşamayacaksam, yine dizlerimin üzerine çöküp ağlayacaksam bile vazgeçmeyeceğim. Çünkü seni aramak, benim için yalnızca bir yolculuk değil; artık varoluşumun kendisi.
Ben senin adınla uyanıyor, senin adınla susuyor, senin adınla yaşıyorum. Çölün kumları ayak izlerimi silse de kalbimdeki izini silemiyor. Rüzgâr sesimi dağıtsa da sana duyduğum sevgiyi dağıtamıyor. Geceler üzerime çökse de senin hatıran içimde bir yıldız gibi parlamaya devam ediyor.
Ah, Leylâ’m! Bir gün beni bulursan, sakın gözlerimdeki yaşlardan korkma. Onlar sana duyduğum sevginin değil, senden uzak kalmanın eseridir. Sakın titreyen ellerime bakıp güçsüz olduğumu düşünme. Ben bütün dünyaya karşı koyabilirim; fakat senin yokluğuna karşı koyamıyorum. Sakın sessizliğimi sevgimin bittiğine yorma. Ben sustuğumda bile içimde senin adın yankılanıyor.
Sana kavuşmak benim en büyük arzumdur. Fakat sana kavuşamadığım her gün, sevgimin ne kadar derin olduğunu bir kez daha anlıyorum. Belki de aşk, insanın sevdiğinin yanında olması değil, ondan uzakta da onun için dua edebilmesidir. Belki de gerçek sevgi, kavuşamadığında bile gönlünden vazgeçmemektir.
Ben vazgeçmedim, Leylâ’m.
Ne çölün sonsuzluğundan korktum ne gecenin karanlığından. Ne kum fırtınaları susturdu sesimi ne de yalnızlık söndürdü içimdeki ateşi. Seni aramaktan yoruldum belki, ama seni sevmekten yorulmadım. Her düşüşümde adını tutunacak bir dal bildim. Her gözyaşımda yüzünü hatırladım. Her nefesimde sana ait bir şey buldum.
Şimdi mektubumu bitiriyorum. Fakat sana söyleyeceklerim bitmiyor. Çünkü bazı aşklar mektuplara sığmaz, Leylâ’m. Bazı özlemler kelimelerle anlatılmaz. Bazı isimler vardır ki insan onları yalnızca diliyle değil, bütün varlığıyla söyler.
Benim için sen o isimsin.
Eğer bir gün çölün ortasında rüzgârın taşıdığı bir ses duyarsan, bil ki o benim. Eğer gece gökyüzünde bir yıldız diğerlerinden daha hüzünlü parlıyorsa, bil ki o benim sana gönderdiğim selamdır. Eğer ansızın kalbinin derinliklerinde açıklayamadığın bir sızı hissedersen, belki de benim hasretim dokunmuştur yüreğine.
Eğer bir gün beni ararsan, sakın uzaklara bakma. Ben belki bir kum tepesinin ardında, belki bir kayanın gölgesinde, belki de kendi gözyaşlarımın içinde olacağım. Ama en çok da senin adını taşıyan o bitimsiz sevdanın içinde bulunacağım.
Çünkü ben, Leylâ’m, senden sonra kendimi de kaybettim.
Şimdi geriye yalnızca senin adını anan bir gönül, seni arayan bir çift göz ve sana kavuşmayı bekleyen bir ömür kaldı.
Seni bir ömür arayacak olan,
Kays
MECNUN’DAN LEYLA’YA MEKTUP VAR 4 – ZEYNEP KIVANÇ
Yorum Yaz