

Gri Kalemler Ahmetcan Balkı Sapkınlar kitap eleştirisi öne çıkarılan görseli
Bir Kötülüğü Anlatmak mı, Bütün Çıplaklığıyla Göstermek mi?
“Toplumsal duyarsızlığın ve kalın perdelerin ardındaki çürümenin edebi vesikası: Sapkınlar. Bireysel kötülüklerin ötesine geçerek kolektif hafızayı sorgulayan sarsıcı bir ilk roman incelemesi.”
Ahmetcan Balkı’nın Sapkınlar Romanı Üzerine
Ahmetcan Balkı’nın Sapkınlar adlı romanı, adından da anlaşılacağı üzere, cinsel istismar ve cinsel şiddet nedeniyle hayatları değişmiş insanların trajedilerini anlatıyor. Bilmediğimiz, belki de bilmek istemediğimiz başka bir dünyanın; hatta bir cehennemin kapılarını mı aralıyor demeliyim? Roman, okuru insanın karanlık taraflarıyla ve yüzleşmekten kaçındığı gerçeklerle karşı karşıya bırakıyor.
Kitabı ilk elime aldığımda aklıma bir dönem dünya çapında çok satan, ardından filmi de uyarlanan Grinin Elli Tonu geldi. Ancak iki kitap arasında önemli bir ayrım var. Grinin Elli Tonu, BDSM pratiklerini geniş kitlelere tanıtırken güç, kontrol ve bağımlılık ilişkilerini romantik bir anlatının içine yerleştiriyordu. Sapkınlar ise okuru rızanın, sınırların ve insan onurunun ihlal edildiği bambaşka bir dünyaya götürüyor. Cinsel istismar ve şiddetin romantikleştirilmediği, aksine bütün ağırlığıyla hissettirilmeye çalışıldığı bir anlatı bu.
Açıkçası Sapkınlar isimli bir kitabı herhangi bir kitapçıdan alırken çekinir, elimde göstererek taşımak istemezdim. Nitekim yazar da kitabı bana hediye ederken kalın bir zarfın içine koyarak getirdi. Mythos Kitap tarafından yayımlanan roman, Yol Akademi’nin açtığı bir ödülle basılmaya hak kazanmış.
Kurgu bakımından tutarlı, akıcı bir dile sahip olduğunu söyleyebilirim. Yer yer editörün gözünden kaçmış yazım ve anlatım hatalarıyla karşılaşsam da bunlar okuma akışını sekteye uğratacak boyutta değil. Roman, bir akıl sağlığı ve sinir hastalıkları hastanesinde başlıyor. Karakterlerin geçmişleri, yaşadıkları travmalar ve birbirleriyle kesişen hayatları üzerinden ilerleyen anlatı, yalnızca bireysel trajedilere değil, toplumsal duyarsızlığa da odaklanıyor.
“Kimse gerçeği sormadı. Çünkü artık kimse gerçeği umursamıyor.”
Romanın yan karakterlerinden Boşnak börekçisi Ena abla, Bosna Savaşı’ndan sağ kurtulup Türkiye’ye gelmiş bir kadın. Onun hikâyesi üzerinden savaşların ardından geriye kalan sessizlik ve unutma üzerine bir sorgulama yapılıyor:
“Geçen sene bir arkadaşımla Bosna-Hersek’e gittim; ardından Sırbistan’a geçtik. Her şey fazlasıyla sessizdi. Uğultusuz, neredeyse ölü bir sessizlik. İnsan ister istemez düşünüyor: Bunca huzurun altına gömülen o çığlıklar nereye gitti? Nasıl bu kadar çabuk unuttular?”
Bu sorgulama yalnızca savaşlarla sınırlı kalmıyor. Roman boyunca yaşadığımız ülkeye, toplumsal hayata, inançlara ve siyasal kimliklere ilişkin eleştirilerle de karşılaşıyoruz. Bazen bir sokak manzarasından, bazen bir karakterin geçmişinden hareketle toplumsal belleğimizi ve değerlerimizi sorgulayan cümleler çıkıyor karşımıza.
“Biz yaşarken bir rakamız, öldüğümüzde de rakam olarak kalırız, Belen. Rakam olmadığımız tek yer, şehit evindeki ailemizin kalbidir. Yaşarken değerliyiz, ölünce hiçiz.” (s. 127)
“Herkes şehirli insanları ahlaksızlıkla suçlar. Ama gerçek çürüme, gerçek ikiyüzlülük… köylerde, kasabalarda, o kalın perdelerin ardında yaşanıyor.” (s. 237)
“Milliyetçilik ne biliyor musun? Milliyetçilik sadece vatan toprağı değil, denizin, ağacın, temiz içme suyun da bekçiliğini yapmaktı, bunlara sahip çıkmak yerine onlar ne yaptı? Arkasında Osmanlı tuğrası olan arabalarıyla ormanda piknik yaptılar. Çöplerini ormana attılar, mangalları ormanı yaktı, attığı izmarit denizi kirletti.” (s. 252)
Bu alıntılar, romanın bireysel kötülüklerin ötesine geçerek toplumsal ikiyüzlülüğü ve duyarsızlığı da tartışmaya açtığını gösteriyor. Özellikle savaşın ardından geriye kalan sessizlik, insanların birer rakama indirgenmesi ve milliyetçilik söylemiyle çevreye verilen zarar arasındaki çelişki, üzerinde durulmaya değer.
Ancak romanı okurken düşünsel açıdan bazı çelişkiler de dikkatimi çekti. Örneğin roman kahramanlarından birinin şu sözleri:
“Öğrendiğim en önemli şey; hikâyesini bilmediğin insanları yargılamamak oldu. Statün ne olursa olsun, her şey her zaman değişebilirdi.”
Bu cümleye katılmamak mümkün değil. Fakat romanın başka bölümlerinde aynı anlatı dünyası içinde toplumsal grupları ve yaşam biçimlerini genelleyen, yargılayan ifadelerle karşılaşıyoruz. Burada ister istemez şu soru akla geliyor: Hikâyesini bilmediğimiz insanları yargılamamalıyız ama bir toplumu, bir grubu yargılamakta sakınca yok mu? Elbette farklı karakterlerin farklı düşünceleri olabilir. Ancak bu düşüncelerin romanın genel yaklaşımıyla nasıl bir ilişki kurduğu, anlatının üzerinde durulması gereken noktalarından biri.
Romanın en çarpıcı karakterlerinden biri de cüce bir kadın. Bir çocuğun cinsel istismarına ve ölümüne tanıklık ediyor. Daha sonra fahişelik yapmaya başlıyor. Bunun nedenini açıkladığında ise okuru rahatsız edici bir ahlaki sorgulamanın içine çekiyor. Kadın, kendisini çocukları istismarcılardan korumaya çalışan biri olarak konumlandırıyor:
“Ama sonra kendi kendime sordum: ‘Ben ne yapıyorum? Belki de koruyorum… belki bu sapıkları oyalayarak başka bir çocuğa ulaşmalarını engelliyorum. Belki bu pisliği üstüme çekerek çocuklara biraz zaman kazandırıyorum.”
Burada insanın yaşadığı çaresizliği ahlaki bir gerekçeyle anlamlandırma çabasına tanık oluyoruz. Kişi, içinde bulunduğu koşullarda yaptığı şeyi kendince bir amaca bağlayarak katlanılabilir hâle getirmeye çalışıyor. Ancak karakterin kendi davranışına yüklediği anlamla okurun bu davranışı değerlendirme biçimi aynı olmak zorunda değil. Yazarın burada karakterin savunmasını mı gösterdiği, yoksa bu savunmayı anlatının içinde meşrulaştırdığı mı ayrıca düşünülmeli.
Romanın bir başka karakterinin söylediği ” Mesele, hayatta kalmak da değil. Mesele, hayatta bir anlam bulmak. İşte bu...” cümlesi de yaşanan bütün trajedilerin ortasında anlam arayışını öne çıkarıyor. Karakterlerin başlarından geçenleri yalnızca birer olay olarak değil, hayatta kalma ve kendilerine bir yer açma çabası olarak okumak mümkün.
Yazar, roman boyunca hastane ortamına, tedavi süreçlerine, ilaçlara ve psikiyatrik rahatsızlıklara ilişkin teknik bilgilere de yer veriyor. Bu yönüyle anlatının araştırmaya dayalı bir arka planı olduğu görülüyor. Örneğin şu açıklama, yaşanan travmaların insan üzerindeki etkisine dikkat çekiyor:
“Zincirleme travmalar ve aile içi cinsel/davranışsal sınır ihlalleri, kişinin sağlıklı bir gerçeklik ve cinsel algısı geliştirmesini engeller.”
Romanın sonlarına doğru adalet meselesi daha belirgin bir hâl alıyor. İşlenen suçların karşılıksız kalması, yasaların herkesi eşit biçimde koruyamaması ve adaletin sağlanamaması, başkahramanın kendi içinde bir hesaplaşmaya sürüklenmesine neden oluyor. Savcı ve hâkim rolünü de üstlenerek sorumluluğu kendi üzerine alıyor. Ancak yaşadıklarının ağırlığıyla intiharı seçmesi, romanı trajik bir sonla tamamlıyor. Burada adalet arayışının bireyin omuzlarına yüklenmesinin ne kadar ağır bir sorumluluk olduğu düşüncesi öne çıkıyor.
Romanın sonunda yer alan şu bölüm, anlatının çıkış noktasını ve okura yönelttiği soruyu bir arada taşıyor:
“Yazacağım makale ile Freud’un adının yanında benim de adım olacaktı. Peki, neydi bu araştırma? Parafili sapkınlığı olan insanları araştırmaktı amacım. Araştırmalarımın sonunda makalemi yayımlayacaktım. Bu uğurda tanıştığım insanların trajik, iğrenç ve yasalara aykırı olan yaşantıları beni intihara sürükledi.
Gördüğüm ve duyduğum olaylar aklıma geldikçe şu an yazarken bile ürperiyorum. Okudukça öğreneceğin en önemli şeylerin başında şu geliyor; bizi koruması için var olan yasaların ne kadar eşitsiz…
Zaman kaybetme çevir sayfayı ve öğren, ne kadar sapkın olduğumuzu.”
Şiddetin Anatomisi ve Estetiğin Sınırı: Ahmetcan Balkı’nın “Sapkınlar”ı Üzerine
Yorum Yaz