
Leyla’m, gözlerimin nuru, çöllere sığdıramadığım sevdam…
Sana bu mektubu hangi kelimeyle başlasam eksik, hangi cümleyle bitirsem yarım kalacak, bilmiyorum. Zira ben seni anlatmaya başladığım günden beri kelimeler kifayetsiz, geceler uzun, yollar bitimsiz… İçimde öyle bir hasret var ki Leyla’m, ne çöllerin kumları örtebiliyor onu ne de gecelerin karanlığı gizleyebiliyor. Ben seni sustukça daha çok söylüyor, uzaklaştıkça daha çok yaklaşıyorum. Herkes beni senden uzak sanıyor, oysa ben nereye gitsem seni kendimle taşıyorum.
Bilmem, benim yokluğum senin yüreğine ne kadar dokundu. Bilmem, geceleri sen de başını göğe kaldırıp benim baktığım yıldızlara bakıyor musun? Ben burada, uçsuz bucaksız çöllerin ortasında, bir hurma ağacının gölgesine sığınıp seni düşünüyorum. Bazen bir dalın rüzgârla sallanışını sana benzetiyorum, bazen kumların üzerinde bıraktığım ayak izlerini sana giden bir yol sanıyorum. Sonra bir bakıyorum, önümde yine çöl, yanımda yine yalnızlık, içimde yine sen…
Ah Leyla’m! İnsan sevdiğinden ayrı kalınca yalnızca onu değil, onunla birlikteyken kendisi olan hâlini de kaybediyormuş. Ben senin yanındayken Kays’tım. Adımı söylediğinde başımı çeviren, gözlerin gözlerime değdiğinde dünyayı unutan o adamdım. Şimdi ise adımı duyanlar irkiliyor, yüzüme bakanlar benden korkuyor. Saçlarım birbirine karıştı, yüzüm güneşin altında kavruldu, gözlerim uykusuz gecelerin karanlığına gömüldü. Bazen bir su birikintisinde kendi yüzümü görüyorum da kendimi tanıyamıyorum. Fakat gözlerimin içinde hâlâ seni arayan o eski Kays var, Leyla’m. Bütün dünya beni Mecnun bilse de sen beni bir kez daha Kays diye çağırsan, inan, kendimi yeniden bulacağım.
Ailem beni arıyormuş. Çöllerin her köşesine bakıyor, bir kayanın dibinde cansız bedenimi bulmaktan korkuyorlarmış. Bunu düşününce yüreğim sızlıyor. Onların gözbebekleri dediği evlatları, şimdi bir başka gözün hasretiyle yanıyor. Beni hayatta tutan şeyin ne olduğunu bilselerdi, belki de bana kızmazlardı. Benim hâlâ nefes alıyor olmamın sebebi sensin Leyla’m. Bir gün seni görebilme ihtimali… Sesini yeniden duyabilme umudu… Bir kerecik olsun gözlerine bakabilmek için verdiğim mücadele…
İşte bütün bunlar beni bugün senin yurdunun yakınına getirdi.
Dün gece ay, çölün üzerine gümüşten bir örtü sermişti. Kumların üzerinde yürürken her adımda dizlerimin bağı çözülüyor, fakat seni görebilme düşüncesi bana yeniden güç veriyordu. Sabaha yakın, yurdunuzun yakınındaki kayalıklara ulaştım. Oradan evinize baktım. Her taşını, her ağacını, her gölgesini görmek istedim. Sanki o evin duvarlarına senin sesin sinmişti. Sanki bahçedeki her yaprak senin elinin değdiği bir hatıraydı.
Tam o sırada sabah ezanları yükseldi.
Başımı göğe kaldırdım. Ellerimi açtım, gözlerimi kapattım ve Rabbime yalvardım:
“Allah’ım, ben Senden çok şey istemiyorum. Ne servet istiyorum ne şöhret ne de insanların gözünde eski hâlime dönmeyi… Bana yalnızca Leyla’mı bir kez daha görmeyi nasip et. Bir anlığına olsun gözlerim gözlerine değsin. Onu uzaktan göreyim, sesini duyayım, sonra yine bu çöllere döneyim. Yeter ki onun yaşadığını göreyim, yeter ki kalbimin hâlâ onun kalbiyle aynı dünyada attığını bileyim. Eğer bu da bana çok görülürse, Sen benim bu hasretimi taşıyacak bir yürek ver Allah’ım!”
Duam bitmeden ayak sesleri duydum. Bir çocuk bana doğru geliyordu. Onun gözünde nasıl göründüğümü tahmin edebiliyorum. Saçları uzamış, yüzü solmuş, üstü başı perişan bir adam… Beni görünce korktu, sürüsünü bırakıp kaçtı. Ardından bir kadınla geri döndü. Saklandığım kayanın ardından onları seyrettim. Kadının örtüsünün altından etrafı dikkatlice süzdüğünü gördüm. İçimde bir korku belirdi. Ya beni tanırlarsa? Ya seni görmek için geldiğimi öğrenip beni buradan uzaklaştırırlarsa?
Sonra bir ses duydum.
Kays! Kays! Sensin değil mi?
Leyla’m, inan o an kalbim göğsümden çıkacak sandım. Yıllardır kimsenin bana senin adınla seslenmediği bu çöllerde, birinin Kays diye çağırması beni olduğum yere mıhladı. Bir an için senin geldiğini düşündüm. Başımı kaldırdım, gözlerimle kadının yüzünü aradım. Fakat sen değildin. Sesini tanırdım Leyla’m; senin sesini binlerce sesin içinden bulurdum. Bu, senin sesin değildi.
Kadın yeniden seslendi:
“Kays! Kays! Ben Leyla’nın hizmetçisiyim. Neredeysen kendini belli et, söyleyeceklerim var!”
Saklandığım yerden seslendim:
“Buradayım.”
Sana söyleyeyim mi Leyla’m? O tek kelimeyi söylerken sesim titredi. Belki de aylardır ilk kez bir insana sesleniyordum. Kadın bana, senin hizmetinden uzaklaştırıldığını anlattı. Evinizin yerini tarif etti. İlerideki ağaçlığın yanında, geniş bahçesi ve kuyusu bulunan evde yaşadığını söyledi. Seni görmek istersem tehlikeyi göze alıp oraya gelebileceğimi, fakat kimseye görünmemem gerektiğini tembihledi.
Sonra bir de şunu söyledi: Sen artık evden dışarı çıkmıyormuşsun. Yalnızca seher vakitlerinde ve akşamüstleri bahçede dolaşıyormuşsun.
Leyla’m, o an dünyada benden bahtiyar bir adam yoktu. Biraz önce ölümün soğukluğunu hisseden yüreğimde birdenbire güneş doğdu. Demek seni görebileceğim! Demek bu gözler, bir kez daha senin yürüyüşünü seyredebilir! Demek ben, bütün bu çölleri boşuna aşmamışım!
Kadın giderken bana dua etti. Allah’ın yardımcım olmasını diledi. Sesinde bir hüzün vardı. Ağladığını anladım ama nedenini bilemedim. Belki benim hâlime acıdı, belki senin hâlini düşündü. Belki de insanların birbirinden ayırdığı iki yüreğin ne kadar çaresiz kaldığını biliyordu.
Şimdi o kayalığa yaslanmış, ertesi sabahı bekliyorum Leyla’m.
Gecenin bitmesini hiç bu kadar istememiştim. Yıllardır geceler benim sığınağımdı; karanlıkta kimse yüzümü görmez, gözyaşlarımı kimse bilmezdi. Oysa şimdi sabahı bekliyorum. Güneş doğsun, ağaçların gölgeleri uzasın, sen bahçeye çık… Ben de uzaktan seni göreyim istiyorum.
Fakat bir korkum var, Leyla’m.
Ya seni görürsem de sana ulaşamazsam? Ya bir ağacın gölgesinde yürürken yüzünü seçer, ardından gözlerimin önünde kayboluşunu izlersem? Ya hasretim biraz olsun dinerken ayrılığın acısı yeniden başlarsa? Biliyorum, seni bir an görmek bile bana bin ömürlük sevinç verecek. Ama o anın ardından yine çöllere döneceğimi düşünmek içimi parçalıyor.
Yine de geleceğim.
Çünkü ben seni görememe korkusuyla yaşamaktansa, seni bir an görüp hasretinle yeniden yanmayı tercih ederim. Senin varlığını bilmek, benim için dünyadaki bütün nimetlerden daha kıymetli. Ben senden bir şey istemiyorum Leyla’m. Ne bana gelmeni istiyorum ne de uğruna her şeyi terk etmeni… Yalnızca bilmeni istiyorum: Bu çöllerde hâlâ seni seven bir adam var. İnsanlar ona Mecnun diyor, fakat senin adını her andığında içinde Kays uyanıyor.
Eğer bir sabah bahçeye çıkarsan ve uzaktaki kayalıkların ardından sana bakan bir çift göz görürsen, korkma. O gözler seni incitmek için değil, yıllardır biriktirdiği hasreti bir anlığına dindirmek için orada olacak. O adamın saçı sakalı birbirine karışmış, yüzü güneşten kararmış, bedeni yorgun düşmüş olabilir. Fakat kalbi, senin onu son gördüğün günkü kadar temiz, sana duyduğu sevda ise ilk günkü kadar diri olacak.
Belki beni tanımakta güçlük çekersin. Belki bu hâlimle sana yabancı gelirim. Ama gözlerime bak Leyla’m… Bir zamanlar gözlerinin içine bakarken sustuğum o anı hatırla. Ben sana söyleyemediğim her şeyi o bakışlara sığdırmıştım. Bugün de aynı şeyi yapacağım. Sana uzaktan bakacak, içimden adını söyleyecek ve Rabbime beni bu dünyada bir kez daha seninle aynı gökyüzünün altında buluşturduğu için şükredeceğim.
Ah benim Leyla’m…
Sen hiç bilmeden kaç gece senin adınla uyudun, kaç sabah benim adımla uyandın? Ben seni düşünürken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Güneş doğuyor, batıyor; ay büyüyor, küçülüyor; mevsimler değişiyor. Fakat benim içimde hep aynı mevsim yaşanıyor: Seninle vedalaştığımız o günün sonbaharı…
Ne zaman bir rüzgâr esse yüzünü hatırlıyorum. Ne zaman bir kuş havalansa onun kanatlarına umut bağlıyorum. Ne zaman uzaktan bir insan sesi duysam belki senin adını getirmiştir diye kulak kesiliyorum. Çöl bana her şeyi öğretti, Leyla’m. Susmayı, beklemeyi, yalnızlığı, açlığı, susuzluğu… Ama sensiz yaşamayı öğretemedi. Çünkü insan her şeye alışabilir derler; ben sensizliğe alışamadım. Alışmak istemedim. Seni unutmanın, sana duyduğum sevdayı inkâr etmek olacağını düşündüm.
Ben seni unutursam Kays olmaktan çıkarım Leyla’m. Sen benim yalnızca sevdiğim kadın değil, kalbimin kendisini tanıdığı ilk aynasın. Ben senin gözlerinde kendimi gördüm. Şimdi senden uzakta, kendimi bulabilmek için yine senin gözlerine muhtacım.
Bu mektubu sana ulaştırabilir miyim, bilmiyorum. Belki hiçbir zaman ellerine geçmeyecek. Belki bu satırlar, çölün rüzgârında savrulan kum taneleri gibi kaybolup gidecek. Ama olsun. Ben yine de yazıyorum. Çünkü insanın içinde söyleyemediği sözler birikince kalbi ağırlaşıyor. Benim kalbim zaten senin hasretinle dolu; bir de sana söyleyemediklerimin yükünü taşıyamıyorum.
Şimdi sabahı bekliyorum.
Seher yeli yüzüme dokunuyor. Uzaklardan ezan sesi yeniden yükseliyor. Ellerimi açıp Rabbime dua ediyorum. Bu defa yalnızca seni görebilmek için değil, seni gördüğümde kalbimin dayanabilmesi için de yalvarıyorum.
Eğer yarın gözlerim seni bulursa, inan, o an benim için bütün ömür yeniden başlayacak.
Ve eğer gözlerimiz bir anlığına birbirine değerse, sakın gözlerini hemen kaçırma Leyla’m. Bırak, yıllardır birbirine ulaşamayan iki yürek bir anlığına da olsa konuşsun. Bırak, dilimizin söyleyemediğini gözlerimiz anlatsın. Bırak, bütün dünya bizi unutsa bile biz birbirimizi hatırlayalım.
Ben seni bekliyorum.
Bir kayanın dibinde, bir ağacın gölgesinde, gecenin koynunda, seherin eşiğinde… Seni bekliyorum.
Çünkü benim gidecek başka bir yurdum, sığınacak başka bir gölgem, adını anacak başka bir sevdam yok.
Benim yurdum senin olduğun yer, Leyla’m.
Senin olmadığın her yer bana çöl; senin adının geçtiği her yer bana cennet…
Rabbim bir gün kavuşmayı nasip eder mi, bilmiyorum. Ama bilmeni isterim ki ben bu dünyada seni sevmekten başka bir günah işlediysem, o da seni bu kadar çok sevmenin beni senden başka hiçbir şeye ait bırakmamasıdır.
Şimdi kalemimi bırakıyorum. Çünkü uzakta gökyüzü aydınlanmaya başladı. Belki birazdan sen de uyanacaksın. Belki bahçeye çıkıp kuyunun başında duracaksın. Belki saçlarını rüzgâra bırakıp göğe bakacaksın.
Ve belki, yalnızca belki, ben seni göreceğim.
Dua et Leyla’m. Sen de dua et ki bu sabah, benim için yalnızca yeni bir gün değil, yeniden doğduğum gün olsun.
Gözlerim yollarda, ellerim duada, kalbim sende…
Çöllerin bütün kumlarını yüreğine sersem de hasretimi anlatamayacağım sevgilim.
Seni anlatmaya ömrüm yetmez; seni sevmeye ise ölüm bile yetmeyecek.
Senin Kays’ın,
Dünyanın Mecnun’u,
Leyla’sının ebedî esiri…
MECNUN’DAN LEYLA’YA MEKTUP VAR 2 – ZEYNEP KIVANÇ
Yorum Yaz