Bir öyküyü okurken çoğu zaman kendimizi anlatılanların akışına bırakırız. Kahramanların başına gelenleri merak eder, olayların nasıl sonuçlanacağını düşünür, anlatılan dünyanın içinde yol alırız. Peki ya bir gün öykünün kahramanı, kendisini yaratan yazara başkaldırırsa? Anlatıcı, kendisini konuşturan kişiyi susturmak isterse? Hatta öykü henüz başlamadan kahraman, yazarının elinden kaçıp giderse ne olur?
Ertuğrul Kaya’nın
Anlatıcı adlı öykü kitabı, okuru tam da bu soruların peşine düşürüyor. Üstelik yalnızca bu sorulara yanıt arayan öyküler anlatmakla kalmıyor; öykünün nasıl yazıldığını, anlatıcının kim olduğunu, bir karakterin ne zaman bağımsızlaştığını ve kurmacanın sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini de sorguluyor.
Kaya’nın öykülerinde yazar, anlatıcı ve kahraman arasındaki alışılmış ilişki yer yer tersine dönüyor. Yazarın kendi yarattığı dünyaya hükmetme gücü sarsılıyor; anlatıcı, bir anlatım aracı olmaktan çıkarak irade sahibi bir figüre dönüşüyor. Böylece okur, yalnızca bir hikâyenin değil, hikâyeyi meydana getiren yaratma eyleminin de tanığı oluyor.
Anlatıcı, bu yönüyle üstkurmaca tekniğini öykülerinin merkezine yerleştirirken edebiyatın temel sorularından birini de gündeme getiriyor: Bir kurmacanın gerçek efendisi kimdir?
Kurmacanın Perdesi Aralandığında
Üstkurmaca, en yalın ifadeyle, kurmacanın kendi kurmaca oluşunu görünür kılmasıdır. Geleneksel anlatıda okur, anlatılan dünyanın içine girmeye ve bir süreliğine onun gerçekliğine inanmaya davet edilir. Üstkurmaca ise bu yanılsamayı zaman zaman kesintiye uğratır; yazma eylemini, yazarın kararlarını, anlatıcının konumunu ya da karakterlerin kurmaca içindeki varlığını öykünün konusu hâline getirir. Başka bir deyişle, yalnızca bir hikâye anlatılmaz; o hikâyenin nasıl kurulduğu da anlatının bir parçası olur.
Bu teknik, okurun metinle kurduğu ilişkiyi de değiştirir:
- Sorgulama Başlar: Okur artık yalnızca “Ne oldu?” diye sormaz.
- Otorite Aratılır: “Bana anlatılanı kim anlatıyor?” ve “Anlatıcıya kim yön veriyor?” sorularının peşine düşer.
- Etkin Okurluk: Okur, anlatının edilgen bir izleyicisi olmaktan çıkıp anlamın oluşumuna katılan aktif bir özneye dönüşür.
Ertuğrul Kaya’nın Anlatıcı kitabında bu sorular, kuramsal bir tartışmanın sınırlarında kalmaz. Yazarın anlatıcıyla yaşadığı gerilim, öykü kahramanlarının beklenmedik davranışları ve yazma sürecinin anlatının içine taşınmasıyla somutlaşır. Kitaptaki şu cümle, bu gerilimi doğrudan ortaya koyar:
“Bir anlatıcı, ne pahasına olursa olsun yazarının zihnini ele geçirememeliydi.”
Bu cümlede dikkatimizi çeken, anlatıcının yalnızca bir ses olarak değil, kontrol altına alınması gereken bir güç olarak belirmesidir. Yazarın zihninde başlaması gereken anlatı, kendi yönünü tayin etmek isteyen bir varlık kazanır. Böylece yazma eylemi, sözcükleri bir araya getirmekten ibaret olmaktan çıkar; yaratıcı ile yaratılan arasında bir iktidar mücadelesine dönüşür.
Yazarın Otoritesi Sarsılırken
Alışılmış anlatı düzeninde yazar, kurmaca dünyanın yaratıcısıdır. Karakterleri belirler, olayları düzenler, anlatıcının sesini ve bakış açısını biçimlendirir. Elbette her edebî metinde yazarın karakterleri üzerinde mutlak ve sınırsız bir denetim kurduğu söylenemez. Ancak okur, çoğunlukla bu düzenin arkasında bir tasarlama iradesi bulunduğunu kabul eder.
Kaya’nın öykülerinde ise bu düzen tartışmaya açılır. Yazarın anlatıcı üzerindeki hâkimiyeti giderek zayıflarken anlatıcı da kendi varlığını kabul ettirmeye çalışır. Bir başka alıntıda yazarın yaşadığı sıkıntı şöyle aktarılır:
“Yazar, yayınevinin kapısını çarpıp sokağa çıktı. Sözleşmesini feshetmiş, bir daha öykü yazmamaya karar vermişti. Beyninde konuşup duran anlatıcıdan bunalmıştı. Baktığı her şeyi sanki o görmemiş gibi ona anlatan anlatıcıyı duymak istemiyor, hatta onu içinde boğmak istiyordu.”
Burada anlatıcı, yazarın düşüncelerini aktaran bir araç olmaktan çıkmıştır. Yazarın gördüklerini yeniden anlatması, onun bakışını kendi bakışıyla örtüştürmesi, hatta zihninde sürekli konuşması, anlatıcının bir tür işgalciye dönüşmesine neden olur.
Öykü Kahramanı Kapıdan Çıktığında: Metalepsis
Anlatıcı kitabının dikkat çekici yönlerinden biri, farklı anlatı düzeyleri arasındaki sınırların ihlal edilmesidir. Anlatıbilimde metalepsis olarak adlandırılan bu teknik, anlatıcı, yazar, karakter ve anlatılan dünya gibi normalde birbirinden ayrı kabul edilen düzeylerin birbirine geçmesiyle ortaya çıkar.
Metalepsis, üstkurmacayla yakından ilişkili olmakla birlikte onunla bütünüyle aynı şey değildir. Üstkurmaca metnin kendi kuruluşunu görünür kılan geniş bir şemsiyeyken; metalepsis, anlatı katmanları arasındaki sınırın doğrudan aşılmasıdır.
Kaya’nın şu alıntısı, bu ayrımı düşünmek için elverişli bir örnek sunuyor:
“Olacak iş miydi bu şimdi. Öykü kahramanım elimden kaçıp gitmişti. Üstelik öyküye henüz başlamamıştım bile. Kahramanımın hediyesi olan kitabı elime aldım. Bir öykü kitabıydı. İlk sayfasında el yazısıyla: Öykü kahramanıma sevgilerle! Sabri Kalem yazıyordu.”
Öykü henüz başlamışken kahramanın yazardan kaçması, anlatı düzeninin daha ilk adımda bozulması demektir. Ardından kahramanın yazara bir kitap armağan etmesi ve bu kitabın ilk sayfasında yer alan ifade, sınır ihlalini bir adım ileri taşır. Kahraman ile yazar arasındaki ilişki, yalnızca öykünün içinde anlatılan bir ilişki olmaktan çıkar; kitabın kendisi de bu oyunun parçasına dönüşür.
Anlatmak mı, Görmek mi?
Kaya’nın öykülerinde anlatıcının varlığı yalnızca bir iktidar mücadelesi üzerinden ele alınmaz; onun dünyayı nasıl gördüğü de sorgulanır.
“Artık sadece her şeyi işiten dev bir kulağa değil, her şeyi gören dev bir çift göze de sahiptim. Sabah geçtiğim yerlerin tüm ayrıntılarını zihnime kazıyarak eve döndüm.”
Dev kulak ve dev göz imgeleri, anlatıcının duyma ve görme yetilerinin olağan sınırlarını aşmasını düşündürür. Ancak bu genişleme, sadece daha fazla ayrıntıya ulaşmak anlamına gelmez. Görmek ile anlatmak arasındaki felsefi ilişkiyi de gündeme getirir. Kitaptaki bir başka alıntı ise anlatma eyleminin sınırlarını doğrudan sorgular:
“Ha bir de bilmediğiniz bir oyunun hikayesini yazamazsiniz.”
Bu cümle, ilk bakışta yazarlık üzerine söylenmiş bir önerme gibi görünse de daha derin bir soruyu beraberinde getirir: Bilmek, anlatabilmenin ön koşulu mudur?
Öykünün Son Cümlesini Kim Yazar?
Kaya’nın kitabından aktarılan şu bölüm, bir metnin bitiş eşiğini çarpıcı bir biçimde ele alır:
“Yenidünya ağacının gölgesinde kalmış anlatıcının sesinden uzak, öylesine canlıydılar ki öykünün son cümlelerini yazmayı unuttu. Yalnızca gören dev bir göz, işiten dev bir kulaktı adeta. Baktı. Duydu. Elindeki defter denize düştü. Öykünün son cümlelerini deniz yazdı.”
Bu sahnede anlatıcı, gördükleri ve duydukları karşısında kendi anlatma işlevini unutacak kadar etkilenir. Son cümleler yazar tarafından tamamlanmaz; deniz, anlatının bitişine müdahale eden şiirsel bir özneye dönüşür. Denizin son cümleleri yazması, doğanın insanın kurduğu anlatı düzenini aşması biçiminde de okunabilir.
Kurmaca Kendi Üzerine Düşündüğünde
Anlatıcı’da yazma sürecinin anlatının içine taşınması, üstkurmacanın en belirgin özelliklerinden biridir. Kitaptaki şu bölüm, bu yaklaşımı açıkça ortaya koyar:
“Yazar yeni kitabını tamamlamak üzereydi. İki yıldır yazdıklarını bir araya getirmeye uğraşıyordu. Öyküler daha tam olarak tamamlanmışa benzemiyordu. Her okuduğunda yeni bir ilave yapıyordu…”
Aynı bölümde yazarın kendi kendine “öykü ötesi” dediği bir teknikten söz edilir. Olayların, kişilerin ve anlatıcıların yazara itaat etmediği; kendi istediklerini dayattığı belirtilir. Kitabın adı üzerine yaşanan belirsizlik de bu oyuna katılır. Yazarın mı, anlatıcının mı son kararı verdiğinin belli olmaması, başlığın bile otorite mücadelesinin dışında kalmadığını gösterir.
Metinlerarasılık ve Gerçeklik Meseleleri
Kaya’nın anlatım tercihleri, yalnızca metnin kendi içine dönmesiyle sınırlı değildir. Örneğin yazarın
Sevmek Zamanı filmini izlemesi, filmdeki suret ile onun sahibi arasındaki ilişkinin yazar-anlatıcı ilişkisiyle örtüştürülmesi edebî derinliği katlar.
Ayrıca metindeki şu ifadeler, pastiş tekniğinin nasıl bir öz farkındalıkla uygulandığını gösterir:
“Kınalı Kuzu’yu metinler arası ele almak da varmış. Öyküyü hatırladığım şekliyle yazıp bırakabilecekken kitaba daha uygun düşen tekniklerle kendi kendime pastiş yapmak da fena olmadı sanki…”
İncelemede son olarak Platon’un Mağara Alegorisine yapılan şu gönderme, kurmaca tartışmasını doğrudan gerçeklik algımıza bağlar:
“Platon’un mağara metaforundaki gibi birileri tarafından hazırlanmış izlenmesi gereken ne çok görüntü vardı duvarlarımızda… Akıp giden gün dışında her şey izleniyordu.”
Son Söz: Aynadaki Okur
Belki de kitabın asıl meselesi, kurgunun efendisini bulmaktan çok, böyle bir efendinin gerçekten var olup olamayacağını sorgulamaktır. Yazar anlatıyı başlatır; anlatıcı ona ses verir; karakterler dünyayı genişletir. Okur ise bütün bu ilişkileri anlamlandırmaya çalışır.
Ertuğrul Kaya, Anlatıcı ile tek bir yanıt vermek yerine sorunun kendisini öne çıkaran özgür bir okuma alanı açıyor. Çünkü bazen bir öyküyü anlamak için yalnızca anlatılanlara bakmak yetmez; anlatının arkasındaki sesi dinlemek ve hikâyenin kendi varlığını ne zaman sorgulamaya başladığını görmek gerekir.
Yorum Yaz