
Ruhum diye seslenen yârime…
Ruhum…
Sana bu mektubu hangi kelimeyle başlasam eksik kalacak, hangi cümleyle bitirsem yarım bırakacağım, bilmiyorum. Kalem elimde, kâğıt önümde; lakin gönlüm öyle bir yangının içinde ki yazdığım her harf, içimde sakladığım bir ahın mürekkebe dönüşmüş hâli oluyor. Bir kelime yazıyorum, ardından gözlerim doluyor. Bir cümle kuruyorum, sonra senin sesin çınlıyor kulaklarımda. Bir an başımı kaldırıp pencereme bakıyorum; sanki ağaçların arasından çıkıp gelecek, o perişan hâlinle karşıma dikilecek ve bir kere daha bana ruhum diye sesleneceksin.
Ah, Mecnûn’um!
Senin ağzından dökülen o tek kelime, benim bütün ömrüme yetebilecek kadar büyük, bir ömür boyu taşıyamayacağım kadar da ağırdı. Ruhum dedin bana. Beni, herkesin bir başkasına ait saydığı bu dünyada, kendi ruhun bildin. Peki, sen benim ruhumun hangi köşesinde saklısın, biliyor musun? Sen benim sustuğum yerde konuşan, ağlayamadığım yerde gözyaşı döken, kimselere anlatamadığım acılarımı benden önce hisseden tarafımsın. Sen, benim içimde kimsenin ulaşamadığı bir yere yerleşmiş, orada kök salmış, orada büyümüş ve orada kendine bir ömürlük yuva kurmuşsun.
Ben sana hiç söyleyemedim bunları. Söyleseydim ne değişirdi, onu da bilmiyorum. Belki bir tek kelimemizle dünyayı karşımıza alacaktık. Belki bir bakışımızla nice öfkeyi üzerimize çekecektik. Belki de bizim sevgimizi anlayamayanlar, onu kendi korkularının karanlığında boğmaya kalkacaktı. Fakat bugün anladım ki insanın kalbinde sakladığı şey, bazen dilinden dökülenden çok daha fazla ses çıkarıyormuş. Senin yalnızca bir kelimeyle seslenişin, benim içimde yıllardır susan ne varsa hepsini uyandırdı.
Ruhum…
Bu kelimeyi söylerken sesin nasıl titredi, biliyor musun? Sanki dudaklarından çıkarken binlerce acıya çarpıp kırılmış, binlerce hasretin arasından geçerek bana ulaşmıştı. Sanki dağlar, çöller, geceler ve uzun ayrılıklar o kelimenin içine sığmıştı. Ben o sesi duyduğumda elimde bir gül vardı. Çiğ taneleriyle ıslanmış, kıpkırmızı bir gül… Onu koklamak için yüzüme yaklaştırmıştım. Oysa gülün kokusunu duymadım bile. Çünkü senin sesin, o an dünyadaki bütün kokuları, bütün renkleri, bütün sesleri susturdu.
Gül elimdeydi, ama kalbim avuçlarımın arasındaydı sanki. Yapraklarına dokundukça senin yaralarını hissediyordum. Kırmızı renginde senin kanını, dikenlerinde senin çektiğin çileleri, çiğ tanelerinde senin geceler boyu döktüğün gözyaşlarını görüyordum. Bir gül nasıl olur da insanın karşısına bir ömrün hesabını çıkarmak için dikilirdi? Ben o gün bir gülü koklamak istedim, fakat gülün içinde senin kalbini buldum.
Ve sonra sesini duydum.
Başımı kaldırdığımda dünya yerinden oynadı sandım. Kalbim göğsüme sığmadı. Elim kendiliğinden göğsüme gitti. Bir an nefes alamadım. Gözlerim ağaçların arasını aradı. İçimden, “İmkânsız!” dedim. Çünkü insan bazen en çok görmek istediği şeyin gerçekleşmesinden bile korkarmış. Seni görmeyi öyle çok istemiştim ki, bir gün karşımda belirdiğinde ne yapacağımı hiç düşünmemiştim. Hayallerimde sana koşuyor, boynuna sarılıyor, yüzünü ellerimin arasına alıp gözyaşlarını siliyordum. Hayallerimde sana kavuşmak kolaydı, Mecnûn’um. Çünkü hayallerimin kapısını kimse tutmuyor, hiçbir duvar beni durdurmuyordu.
Lakin gerçek hayatın kapıları kilitliydi.
Ve ben o kilitlerin anahtarını taşıyan kişi değildim.
Ağaçların arasından sana baktığımda önce gözlerime inanamadım. Sonra seni tanıdım. Nasıl tanımam? İnsan kendisini bir ömür boyu sevmiş olanın yüzünü unutabilir mi? Yüzün değişmişti belki. Gözlerin yorgun düşmüş, yanakların çökmüş, bedenin hasretin yükü altında eğilmişti. Üzerindeki elbise, saçlarının hâli, yüzüne yerleşen keder… Hepsi bana yabancıydı. Fakat gözlerin… Ah, o gözlerin! Onlar hâlâ benim Kays’ımdı. İçinde ilk günkü sevdanın ışığını taşıyan, benim adımı söyleyemese bile beni arayan gözlerin…
Seni görünce içimden bir çığlık koptu.
“Allah’ım, Kays’ım ne hâle gelmiş!”
Bunu sana söyleyemedim. Sesim boğazıma düğümlendi. Seni o hâlde görmenin acısı, sana kavuşmanın sevincini bastırdı. Bir yanım koşup sana sarılmak, bir yanım yüzündeki yaşları silmek, bir yanım da seni bu hâle getiren bütün dünyaya hesap sormak istiyordu. Fakat ayaklarım toprağa çivilenmiş gibiydi. Bir adım atsam, sanki ardımdan bütün dünya ayağa kalkacak, bir bakışımla bütün sırlarımız ortaya dökülecekti.
Ben sana doğru uzattım ellerimi, Mecnûn’um.
İki elimi birbirine kapatıp kalbime götürdüm. Sonra sana uzattım. Belki de söyleyemediğim bütün sözlerim ellerimin arasından sana doğru aktı. Belki de o hareketle sana, “Kalbim hâlâ seninle, ne olur bunu unutma,” demek istedim. Belki de yalnızca seni sevdiğimi, seni gördüğüme inandığımı ve bütün bu acılara rağmen içimdeki sevdanın ölmediğini anlatmaya çalıştım.
Bilmiyorum, beni anlayabildin mi?
Ama senin gözyaşlarını gördüm. Yüzüne yayılan o acılı gülümsemeyi gördüm. Gülümsemek istiyordun, fakat gözyaşların buna izin vermiyordu. Sanki yüzün sevincin ve kederin arasında kalmıştı. Bana bakarken hem kavuşmuş hem de yeniden ayrılmış gibiydin. O an anladım ki bazen iki insan birbirini bulduğu hâlde kavuşamayabilirmiş. Bazen aynı toprağın üzerinde durmak, aynı havayı solumak, aynı gökyüzünün altında birbirine bakmak bile kavuşmak sayılmazmış.
Çünkü aramızda görünmeyen duvarlar vardı.
Ve ben o duvarların önünde çaresizdim.
Sana yalvaran gözlerle baktım. Elimi göğsüme vurdum. Başımı iki yana salladım. “Uzaklaş!” dedim. “Ne olur, uzaklaş! Görmesinler!”
Ah, Mecnûn’um! Bu sözleri söylerken içimde neler koptuğunu bir bilsen… Seni gitmeye çağıran dudaklarım, kal diye çırpınan kalbimin üzerinde birer zalim gibi duruyordu. Gözlerim gitmeni istemiyor, ellerim seni çağırıyor, dilim ise seni benden uzaklaştırıyordu. Ben kendi içimde üç ayrı insana bölünmüştüm. Biri sana sarılmak istiyor, biri seni korumaya çalışıyor, diğeri de kaderin karşısında başını eğip ağlıyordu.
Ben sana git dedim, çünkü kalırsan başına geleceklerden korktum. Sana uzaklaş dedim, çünkü seni bir kere daha kaybetmeye dayanamazdım. Sana görünme dedim, çünkü seni gördüklerinde sana ne yapacaklarını bilmiyordum. Fakat bütün bunları söylerken bir tek şeyi söyleyemedim:
Gitme, ruhum!
Gitme ki gözlerim seni biraz daha görsün. Gitme ki şu kalbim, yıllardır özlediği yüzüne bir kere daha bakabilsin. Gitme ki senin orada olduğunu bileyim. Gitme ki ben, dünyanın bütün yasaklarına rağmen, sevdiğim adamın nefes aldığını hissedebileyim.
Ama bunları söyleyemedim.
Çünkü seni korumak için kendi kalbimi susturmam gerekiyordu.
Senin yüzüne baktım. Gözyaşların yanaklarından süzülüyordu. Ben de ağlıyordum. Fakat senin gözyaşların gibi benimkiler de özgür değildi. Sen ağaçların arasında ağlayabiliyordun, ben ise her damlayı içimde saklamak zorundaydım. Sen acını dışarıya vurabiliyordun, ben kendi acımı bir gülün yaprakları arasına gizlemeye çalışıyordum. Sen Mecnûn olmuştun; ben ise Leylâ olmanın yükünü taşıyordum.
Bana bir isim verdiler, Mecnûn’um. Leylâ dediler. Bu isimle büyüdüm, bu isimle yaşadım. Fakat hiç kimse bana, sevdiğim insanın karşısında çaresiz kalmanın ne demek olduğunu öğretmedi. Hiç kimse, kalbi bir başkasına ait olan bir kadının kendi hayatını nasıl taşıyacağını anlatmadı. Hiç kimse, insanın kendi gönlünü bile özgürce seçemediği bir dünyada yaşamanın ne kadar ağır olduğunu söylemedi.
Ben senin adını içimde taşıdım. Senin sesini hatıralarımda sakladım. Sana ait ne varsa, hepsini kendime görünmez bir emanet bildim. Bir bakışını yıllarca düşündüm. Bir sözünü geceler boyu hatırladım. Bir gün karşıma çıkarsan sana neler söyleyeceğimi defalarca hayal ettim.
Fakat seni karşımda gördüğümde hiçbirini söyleyemedim.
Çünkü senin yüzündeki keder, benim bütün cümlelerimi benden aldı.
Ah, Kays’ım! Sen neden kendini böyle harap ettin? Neden bedenini bu kadar yordun? Neden yüzüne bu kadar derin bir keder yerleşmesine izin verdin? Biliyorum, bunları sormaya hakkım yok. Çünkü seni bu hâle getiren yalnızca senin sevdan değildi. Seninle arama konulan mesafeler, söylenemeyen sözler, kapanan kapılar, başkalarının kararları ve bir türlü bizim olamayan zamanlar da vardı.
Fakat yine de sormak istiyorum.
Sen hiç kendine baktın mı, Mecnûn’um? Hiç ellerine, yüzüne, gözlerine baktın mı? Hiç bir suyun kenarına oturup kendi aksini seyrettin mi? Bir zamanlar sevdiği kadına kavuşma hayaliyle yaşayan o genç Kays’ın nerede kaldığını düşündün mü?
Ben seni ilk tanıdığım günlerdeki hâlinle hatırlıyorum. Gözlerinde hayatın baharı vardı. Gülüşünde insanın içini ısıtan bir sıcaklık, sözlerinde gönlümü dinlendiren bir huzur bulunurdu. Sen konuştuğunda dünya biraz daha güzel görünürdü bana. Bir an yanımda durduğunda, bütün ömrümün bir köşesinde saklayacağım bir hatıra bırakırdın.
Şimdi ise gözlerinin içinde koca bir çöl taşıyorsun.
Ve ben o çölün ortasında susuz kalmış bir gül gibiyim.
Senin çektiğin acıyı kendi acımdan ayrı tutamıyorum. Sen ağladığında içimde bir şeyler kırılıyor. Sen uzaklaştığında sanki göğsümden bir parça kopuyor. Senin başına bir kötülük gelmesinden korktuğumda, kendi hayatımı düşünemez oluyorum. Fakat sana bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Çünkü ben sana sevgimi anlatmaya çalışırken, dünya bize sevgimizin hesabını soruyor.
Söyle bana, Mecnûn’um, aşkın hesabı olur mu?
Bir insanın gönlü başka bir gönle meyletti diye neden herkes söz sahibi olur? Bir kalbin kime ait olacağına neden başkaları karar verir? İnsan kendi gözyaşının bile hesabını vermek zorunda kalıyorsa, hangi özgürlükten söz edebiliriz?
Ben seninle bir hayat kurmayı hayal ettiğimde saraylar, zenginlikler, büyük sofralar düşünmedim. Benim hayalimde seninle aynı gökyüzünün altında uyanmak vardı. Sabahın ilk ışığında yüzüne bakmak, günün yorgunluğunu senin yanında unutmak, akşam olduğunda bir fincan kahvenin başında susabilmek vardı. Ben seninle konuşmayı da hayal ettim, susmayı da… Birlikte yürümeyi, aynı ağaca yaslanmayı, yağmurdan kaçarken aynı saçak altında durmayı…
Benim hayalimde büyük mutluluklar yoktu, ruhum.
Küçük şeylerin içine sığdırılmış büyük bir sevda vardı.
Fakat biz küçük bir mutluluğa bile hasret bırakıldık.
Şimdi sana soruyorum: İnsan bir başkasını sevdiği için bu kadar acı çekmek zorunda mı? Bir gönül, başka bir gönlü kendine yuva bildiğinde neden sürgüne mahkûm edilir? Sevda dediğimiz şey bir suçsa, neden kalbimiz onu işlemekten vazgeçmiyor?
Ben seni gördüğüm gün elimdeki gülü koklayamadım. Çünkü senin sesin, gülün kokusundan daha derin bir yere ulaştı. Yanaklarıma vuran kırmızılık, belki de utancımdandı, belki de seni gördüğüm için içimde ansızın canlanan hayattandı. Ama biliyorum ki o an yüzümde beliren renk, yalnızca bir gülün rengi değildi. O, içimde sakladığım sevdanın dışarıya taşan bir parçasıydı.
Senin gözlerinde kendi adımı gördüm.
Bana ruhum dedin ya…
İşte o an, ben de seni içimden ruhum diye çağırdım. Dudaklarım kıpırdamadı belki, sesim çıkmadı, fakat kalbim sana cevap verdi. Senin sesin ağaçların arasında kaybolurken benim sesim içimde yankılandı. Birbirimize ulaşamayan iki ses, aynı anda aynı kelimede buluştu.
Ruhum…
Keşke bunu duyabilseydin.
Keşke o an sana bir adım yaklaşabilseydim. Keşke korkularımızın, başkalarının öfkelerinin, dünyanın koyduğu sınırların ötesine geçebilseydik. Keşke elimi uzattığımda senin eline dokunabilseydim. Keşke parmaklarımı yüzünde gezdirip gözyaşlarını silebilseydim. Keşke alnına düşen saçlarını geriye itip sana, “Buradayım, Kays’ım. Seni unutmadım,” diyebilseydim.
Ama ben yalnızca ellerimi sana uzatabildim.
Sonra da senden gitmeni istedim.
Senin arkanı dönüp ağaçların arasından uzaklaşmanı izlerken kalbimin nasıl parçalandığını anlatamam. Bir yandan seni koruduğum için kendime teselli bulmaya çalışıyor, diğer yandan seni bir kez daha kaybetmenin acısıyla boğuşuyordum. Her adımında içimden sana seslenmek geldi. Her geri çekilişinde sana doğru koşmak istedim. Fakat olduğum yerde kaldım.
Sen uzaklaştıkça ben sana daha çok yaklaştım içimde.
Çünkü insanın bedeni bir yerde durabilir, fakat gönlü sevdiğinin ardından gider. Senin ayakların toprağı döverek uzaklaşırken benim kalbim seninle birlikte yürüdü. Sen ağaçların arasında kayboldun, ben ise o ağaçların gölgesinde kaldım. Senin gidişin gözlerimin önünde tamamlandı, fakat benim ayrılığım o an bile bitmedi.
Seni son kez görebilmek için saklandığım yerden baktım. Gitmeni istiyordum, ama gözden kaybolmanı istemiyordum. İşte insanın gönlü böyle bir şeymiş, Mecnûn’um. Bir yandan sevdiğini korumak için uzaklaştırıyor, öte yandan uzaklaşmasın diye bütün varlığıyla dua ediyormuş.
Ben senin gitmeni istedim.
Ama ardından, “Ne olur, bir kere daha dönüp bak,” diye yalvardım içimden.
Ve sen gittin.
Ağaçların arasından çekildin. Gözlerimin önünden kayboldun. Fakat senin yokluğun, varlığından daha fazla yer kapladı içimde. Biraz önce durduğun yere baktım. Toprağa, dallara, yapraklara baktım. Sanki senin ayak izlerini bulursam sana yeniden kavuşabilecektim. Sanki senin geçtiğin yerde biraz daha durursam kokunu duyabilecek, sesini işitebilecektim.
Sonra ellerime baktım.
O eller ki sana uzanmış, fakat sana dokunamamıştı.
O eller ki kalbimi sana göstermiş, ama kalbimi sana teslim edememişti.
O eller ki seni çağırmış, sonra seni kendimden uzaklaştırmıştı.
Biliyor musun, Mecnûn’um? İnsan bazen kendi ellerinden bile utanıyor. Çünkü sevdiğini kucaklamak için yaratılmış gibi hissettiği elleriyle, sevdiğini kendinden uzaklaştırmak zorunda kalıyor. Ben o gün ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. Göğsüme götürdüm, yüzüme götürdüm, sonra birbirine kenetledim. Sanki ellerimi sıkarsam içimdeki acı dışarıya çıkamayacak, kalbim yerinden kopmayacaktı.
Ama acı, insanın elinden tutulup durdurulamıyormuş.
Sen gittikten sonra bir kuytuya çekildim. Seni son kez görebileceğim, fakat senin beni göremeyeceğin bir yere sığındım. Belki bu da benim kaderimdi: Seni görmek, ama sana görünememek… Sana yakın olmak, ama sana dokunamamak… Seni sevmek, ama sevgimi özgürce söyleyememek…
Orada seni izledim.
Yumruk yaptığın elini ağzına götürüp ısırdığını gördüm. Sarsıla sarsıla ağladığını gördüm. Senin o hâlini gördükçe kendi gözyaşlarım çoğaldı. Bir insanın acısı, başka bir insanın gözlerinde nasıl bu kadar büyüyebilirdi? Senin yüzündeki her çizgi, benim içimde yeni bir yara açıyordu. Senin her hıçkırığın, benim göğsümde yankılanıyordu.
Sana koşmak istedim.
Seni kollarıma alıp başını göğsüme yaslamak, saçlarını okşamak, “Ağlama, ne olur ağlama,” demek istedim. Ama sonra düşündüm: Ben senin gözyaşlarını silsem bile, seni ağlatan dünyayı nasıl susturacaktım? Senin yaralarını sarsam bile, gönlünde açılan yaraları nasıl kapatacaktım? Sana sarılsam bile, senden sonra yine ayrılmak zorunda kalırsak bu sefer hangi güçle ayakta duracaktık?
İşte bu yüzden olduğum yerde kaldım.
Belki de hayatımız boyunca en çok bunu yapacaktık: Birbirimize koşmak isteyip olduğumuz yerde kalacaktık.
Ah, kader!
İnsan sevdiğine kavuşamadığında yalnızca ondan uzak kalmıyor; kendisinden de uzaklaşıyor. Ben o gün seni gördükten sonra eski Leylâ olamadım. Çünkü seni bir hayalin içinde değil, bütün acılarınla karşımda görmüştüm. Senin yaşadıklarını düşünmek, benim sevgimi başka bir yere taşıdı. Artık seni yalnızca özlemiyor, senin için korkuyordum. Yalnızca kavuşmayı dilemiyor, sağ salim olman için dua ediyordum.
Benim için artık kavuşmak, senin yanıma gelmenden ibaret değildi.
Senin yaşamanı istiyordum.
Nefes almanı, su içmeni, bir ağacın gölgesinde dinlenmeni, yaralarını sarmanı, yüzünü yıkayıp gözlerini dinlendirmeni istiyordum. Bütün dünyayı unutamasan bile, kendini bütünüyle unutma istiyordum. Çünkü senin kendine yaptığın her kötülük, benim içimde de bir yara açıyordu.
Mecnûn’um, benim sevdam senden kendini tüketmeni istemiyor.
Benim sevdam, senin her gün biraz daha eksilmeni istemiyor. Benim sevdam, gözyaşlarınla toprağı sulayıp kendi bedenini ihmal etmeni istemiyor. Ben seni yalnızca bana duyduğun aşkla sevmiyorum. Ben senin canını, nefesini, yüreğini de seviyorum. Seni bir gün karşıma çıkacak kadar güçlü olmanı dileyerek seviyorum. Belki bir gün kader bize bir kapı açar diye seviyorum. Belki bir gün yıllardır içimizde biriktirdiğimiz sözleri birbirimize söyleyebiliriz diye seviyorum.
Ve o gün gelmese bile…
Seni seviyorum.
Çünkü benim sevgim yalnızca kavuşmanın şartına bağlanmış değil. Seni görebildiğim için sevmedim. Sana dokunabildiğim için sevmedim. Yanımda durabildiğin için sevmedim. Ben seni, sen olduğun için sevdim. Varlığının içimde açtığı yeri kimsenin dolduramayacağını bildiğim için sevdim. Adını duyduğumda kalbimin neden hızlandığını açıklayamadığım için sevdim. Bir gülün kırmızısında seni gördüğüm, bir rüzgârın sesinde seni işittiğim, gecenin sessizliğinde seni düşündüğüm için sevdim.
Ben seni, yokluğunda bile yanımda bulduğum için sevdim.
Fakat ne olur, ruhum, benim sevgimi kendi acının sebebi olarak görme. Ben de senin gibi bu dünyanın içinde çaresizim. Ben de geceleri başımı yastığa koyduğumda senin nerede olduğunu düşünüyorum. Ben de gökyüzüne baktığımda aynı yıldızların altında olduğumuzu hayal ediyorum. Ben de bazen bir ses duyduğumda irkiliyor, kapıya bakıyor, sonra kendi kendime utanıyorum. Çünkü biliyorum ki sen orada değilsin. Fakat gönlüm, aklımın bildiği şeyi kabul etmekte zorlanıyor.
İnsan sevdiğini beklerken zamanı da bekliyormuş.
Sabahları akşamı, akşamları geceyi, geceleri sabahı bekliyormuş. Her yeni günün içinde küçücük bir ihtimal arıyormuş. Bir haber, bir selam, bir karşılaşma, belki de yalnızca sevdiğinin iyi olduğuna dair bir işaret…
Ben de bekliyorum, Mecnûn’um.
Ama seni beklerken hayatı düşmanım bilmek istemiyorum. Çünkü hayatın içinde senin hatıran da var. Seninle ilgili anılarımı korumak, bana düşen bir emanet gibi geliyor. Ben o emaneti öfkeyle değil, şefkatle taşımak istiyorum. Seni düşündüğümde yalnızca ayrılığı hatırlamak istemiyorum. Bir zamanlar gönlümün nasıl sevinçle dolduğunu, adının nasıl içimi aydınlattığını, senin varlığının bana nasıl umut verdiğini de hatırlamak istiyorum.
Belki bir gün bu mektubu okuyamazsın.
Belki sana hiç ulaşamaz.
Belki bu satırlar, bir çekmecenin dibinde, kimsenin bilmediği bir yerde yıllarca saklı kalır. Fakat ben yine de yazıyorum. Çünkü içimde sana söyleyemediğim sözler biriktikçe, kendimi daha da yalnız hissediyorum. Ben bu mektuba kalbimi koyuyorum. Sana uzatamadığım ellerimi, silemediğim gözyaşlarını, susturamadığım sesimi bu satırlara bırakıyorum.
Belki bir gün rüzgâr bu mektubun kokusunu sana taşır.
Belki bir gün bir gülün yaprağına düşen çiğ, sana o günü hatırlatır.
Belki bir gün bir akşam vakti, hiç beklemediğin bir anda benim sesimi duyarsın.
Ve ben yine sana seslenirim:
Ruhum!
O zaman bil ki seni unutmamışım.
O zaman bil ki içimdeki sevda, zamanın bütün yıpratıcı ellerine rağmen yaşamaya devam etmiş. O zaman bil ki ben seni bir gün gördüm diye değil, seni gördükten sonra yeniden kaybettiğim için de sevmişim. Çünkü o gün anladım ki sen benim için yalnızca kavuşmayı beklediğim bir adam değilsin. Sen benim hayatımın en derin yerinde taşıdığım, kimi zaman canımı yakan, kimi zaman beni ayakta tutan, kimi zaman da bir tek kelimeyle bütün dünyamı değiştiren insansın.
Sen benim Kays’ımsın.
Dünya sana Mecnûn dese de ben seni o ilk günkü hâlinle hatırlayacağım. Gözlerinde bahar taşıyan, gülüşüyle içime ferahlık veren, varlığıyla gönlüme dokunan Kays’ım… Senin adını kim ne şekilde anarsa ansın, benim kalbimdeki yerin değişmeyecek.
Fakat senden bir dileğim var.
Ne olur, kendini benden uzak düştüğün için cezalandırma. Benim sana uzanamayan ellerimi, kendi bedenine açılmış yaralara dönüştürme. Benim söyleyemediğim sözlerin yükünü omuzlarında taşıyıp altında ezilme. Senin acını anlayamadıkları için insanlardan uzaklaşabilirsin, fakat kendinden uzaklaşma. Bir gün beni yeniden görebilme ihtimalini düşünüyorsan, o güne kendini koruyarak ulaş.
Ben seni bir gülün kırmızısında gördüm.
Bir gülün yapraklarında senin kalbini, çiğ tanelerinde senin gözyaşlarını gördüm. Ama ben senin yalnızca acı çeken hâlini hatırlamak istemiyorum. Ben senin bir gün yeniden gülümseyebilmeni de istiyorum. Belki o gülümseme bana nasip olmaz, belki senin yüzündeki huzuru uzaktan bile göremem. Yine de senin iyi olmanı istiyorum.
Çünkü sevda, yalnızca sevdiğini kendine istemek değildir.
Bazen onun canının yanmamasını dilemektir. Bazen kendi arzularını susturup onun güvenliği için geri çekilmektir. Bazen bir adım yaklaşmak isterken bin adım uzaklaşmaktır. Bazen de insanın bütün varlığıyla, hiçbir karşılık beklemeden, sevdiğinin yaşamasını istemesidir.
Ben o gün sana git dedim, Mecnûn’um.
Ama kalbim seninle kaldı.
Sen bahçeden çıktın, ben ise o bahçede bıraktığın acının içinde kaldım. Sen koşarak uzaklaştın, ben ardından gözyaşlarımla yürüdüm. Senin dizlerin, dirseklerin, alnın yaralandı mı, bilmiyorum. Fakat bilmeni isterim ki senin her yaran, benim içimde bir iz bıraktı. Sen toprağa düştüğünde, ben de içimde bir yere kapaklandım. Sen ayağa kalkıp koşmaya devam ettiğinde, ben de gözyaşlarımı silip ayakta kalmaya çalıştım.
İkimiz de yaralıydık.
İkimiz de birbirimize ulaşamıyorduk.
Ve ikimiz de aynı sevdanın içinde, ayrı ayrı ağlıyorduk.
Şimdi gecenin sessizliğinde sana bu mektubu yazarken, önümde yine bir gül var. Yapraklarının üzerine düşen çiğ tanelerini seyrediyorum. Gülün rengi bana seni hatırlatıyor. Gözlerimi kapatıyorum; ağaçların arasındaki siluetini görüyorum. Gözlerimi açıyorum; karşımda yalnızca kâğıt ve kalem var.
Fakat sen yine de buradasın.
Benimle, içimde, kalbimin kimsenin ulaşamadığı o derin yerinde…
Sana söyleyemediğim son bir sözüm daha var, ruhum.
Ben seni görmeseydim de sevecektim. Seni duymasaydım da bekleyecektim. Bana bir daha seslenmeseydin de adını içimde taşıyacaktım. Çünkü bazı insanlar insanın hayatına yalnızca girmezler; insanın hayatının anlamına dönüşürler. Sen benim için böyle oldun. Bir hatıradan, bir özlemden, bir hayalden daha fazlası oldun. Sen benim kendime bile itiraf etmekten korktuğum en büyük gerçeğim oldun.
Ve o gün bana ruhum diye seslendiğinde, ben kendi gerçeğimi bir kez daha duydum.
Ruhum…
Ben de sana içimden böyle seslendim.
Belki sen duymadın. Belki rüzgâr sesimi senden uzaklara götürdü. Belki ağaçların dalları, yaprakların hışırtısı benim kelimemi örttü. Fakat ben söyledim. İçimden, gözyaşlarımla, bütün korkularımla, bütün çaresizliğimle söyledim.
Sana doğru uzanan ellerimle söyledim.
Seni gitmeye çağıran dudaklarımla söyledim.
Ardından bakarken titreyen gözlerimle söyledim.
Ruhum…
Eğer bir gün yollarımız yeniden kesişirse, ne olur o güne kadar kendini koru. Eğer bir gün yeniden karşılaşırsak, gözlerindeki ışığın bütünüyle sönmemiş olmasını istiyorum. Eğer bir gün yeniden bana bakarsan, yüzünde yalnızca kederin değil, yaşama tutunmanın da izlerini görmek istiyorum.
Ve eğer bir gün bana yeniden seslenirsen, bu defa gözlerimi kaçırmadan sana bakabilmek istiyorum.
Belki yine korkarım.
Belki yine ellerim titrer.
Belki yine kalbim göğsüme sığmaz.
Ama içimden geçen sözü bu defa saklamamayı isterim.
Sana, “Ben de buradayım, Kays’ım,” demeyi isterim.
“Ben de seni unutmadım. Ben de seni bekledim. Ben de geceler boyu adını içimde taşıdım. Ben de senin gibi ağladım, senin gibi sustum, senin gibi bir türlü tamamlanmayan bir kavuşmanın hayalini kurdum,” demeyi isterim.
Ve belki o zaman, bir gülün başında değil, birbirimizin gözlerinin önünde dururken, ikimiz de aynı gerçeği anlayabiliriz.
Sevdamızın büyüklüğünü, acımızın derinliğini, zamanın üzerimizden nasıl geçtiğini…
Ama en çok da birbirimizi unutmadığımızı.
Şimdilik sana söyleyebileceğim tek şey bu, ruhum.
Kendine iyi bak.
Bir avuç suya, bir parça ekmeğe, bir ağacın gölgesine, bir gecelik huzura muhtaç kaldığında bile kendini unutma. Benim için değilse bile kendi canın için yaşa. Çünkü senin canın da bu dünyada bir emanettir. Ben sana kavuşmayı ne kadar istiyorsam, senin iyi olmanı da o kadar istiyorum.
Gözyaşlarımı kâğıdın üzerine düşürmeden bu mektubu bitirmeye çalışıyorum. Ama olmuyor. Her kelimenin ucunda sen varsın. Her cümlenin sonunda sana ulaşamayan bir yol uzanıyor. Kalemimi bırakıyorum, yeniden elime alıyorum. Çünkü sana söyleyeceklerim bitmiyor.
Belki de hiçbir zaman bitmeyecek.
Şimdi gülün yapraklarını kapatıyorum. Onu bir kenara bırakıyorum. Gözlerimi gökyüzüne çeviriyorum. Aynı gökyüzüne baktığımızı düşünüyorum. Belki sen de bir yerlerde başını kaldırıp yıldızlara bakıyorsun. Belki senin de aklından benim adım geçiyor. Belki sen de bir an durup beni hatırlıyorsun.
Eğer öyleyse, bil ki ben de seni hatırlıyorum.
Ve bu gece, bütün dünyanın sessizliğine rağmen, kalbim sana sesleniyor.
Ruhum…
Sen benim ulaşamadığım yârimsin.
Ben senin dokunamadığın Leylâ’nım.
Aramızda yollar, duvarlar, korkular ve başkalarının kararları olabilir. Fakat benim içimde sana ayrılmış o yere hiçbir şey dokunamadı. Zaman geçebilir, mevsimler değişebilir, güller solabilir, çiğ taneleri kuruyabilir. Yine de o gün ağaçların arasında bana seslenen adamı unutmayacağım.
Çünkü sen bana yalnızca seslenmedin, Mecnûn’um.
Sen o gün, yıllardır içimde sakladığım sevdanın hâlâ yaşadığını bana hatırlattın.
Ve ben, o tek kelimenin içinde kendimi buldum.
Ruhum…
Sana kavuşamadığım her gece, seni içimde taşıyacağım. Seni göremediğim her gün, adını gönlümde saklayacağım. Sana uzanamadığım her an, ellerimi kalbimin üzerine koyup senin için dua edeceğim.
Allah seni korusun, Kays’ım.
Yollarına dikenler çıksa da ayaklarına kuvvet versin. Gecelerin karanlık olsa da gönlüne bir ışık bıraksın. Gözyaşların dinmese de yüreğine sabır versin. Ve bir gün, kader bizi yeniden karşı karşıya getirecek olursa, o güne kadar ikimizi de bu ağır sevdanın altında ezilmekten korusun.
Ben burada, adını içimde taşıyarak bekleyeceğim.
Seni çağırmadan, seni unutmadan…
Bir gülün kırmızısında, bir gecenin sessizliğinde, bir duanın en derin yerinde…
Seni sevmekten vazgeçmeden.
Senin Leylâ’n…
Leylâ
LEYLA’DAN MECNUN’A MEKTUP VAR 3 – ZEYNEP KIVANÇ
Yorum Yaz