
NORVEÇ FİYORTLARI – 3
Sabah erkenden yeni güne “Merhaba,” diyoruz. Grup olarak, saat 08.00’de her zamanki yerimizde, -tam saatinde- eksiksiz buluşuyor ve gemiyi terk ediyoruz. Bugün Alesund limanına demir attık.
Kafile arkadaşımız Gürsel, –ki aynı zamanda bir iş insanıdır- “Öyle yatırım yapmalıyız ki biz uyurken bile para kazanabilmeliyiz,” demişti önceki gün. Ben bunu gezimize uyarlıyorum. Ne güzel diyorum, bizler tatlı uykularımızdayken gemi seyrini tamamlıyor, her gün bir başka limanı ve şehri görme fırsatı veriyor biz gezginlere. İş hayatında değil ama gezide kazanıyoruz hem gündüz hem gece. Kazan kazan, yani.
Kafamda böyle bir karşılaştırma ve muhasebe, dudaklarımda tebessüm, doluşuyoruz otobüse. Bir buçuk saatlik bir yol var önümüzde. Muhteşem bir şelale manzarasında mola veriyoruz ilkin: Valldal Şelalesi. Park yerinde çilek satıcıları karşılıyor bizi, buralarda meşhurmuş, tadı başkaymış, kafileden alanlar oldu ama biz çok da önemsemedik. Yılankavi bir demir köprüden ilerleyerek şelalenin dibine vardık. Şelalenin dibi! Hemen ayaklarımızın altında, köpük köpük görseliyle müthiş bir uğultu… Anlatılmaz yaşanır. Telefonlarımızı düşürmemeye gayret ederek –köprünün hemen altını, ayaklarımızın dibini kadrajımıza sığdırmaya çalışıyoruz. Fotoğraflarımızı, selfilerimizi indiriveriyoruz hafızamızdaki kalan son minik boş alanlara. Bir yarım saat oyalanıyoruz bu cennet köşesinde ve tekrar yola koyuluyoruz. Hedefimiz trollerin merkezi.
Sayısız ve irili ufaklı tünellerden geçip Troll Yolu’na varıyoruz. “Trol” sözcüğü hepimizde bir çağrışım yapmıştır. Burada, onların anavatanındayız. Rehberimiz anlamını akılda kalıcı olarak şöyle özetliyor: Bizdeki üç harfliler. Çocukların korkutulduğu, cadı, cin, peri türünden, hayali yaratıklar yani…
Otobüsümüz bir mola tesisinin yanındaki park alanında duruyor ve rehberimiz önde, bizler arkada bir başka muhteşem manzaraya adımlıyoruz. Sağımızda solumuzda taş kümeleri dikkatimizi çekiyor ve rehberimiz buranın geleneklerinde böyle taşları öbek öbek yapmak var diye açıklıyor. Doğa yürüyüşçüleri iyi bilir, güzergâhlardaki “baba taşları” misali. Bir farkla yürüyüşçülerinki parkur boyunca ara ara serpiştirilmiş olarak bulunuyor, hatta önemli yol ayrımlarında daha belirgindir bunlar, Norveç’te ise, aynı yerde birçok öbek şeklinde karşımıza çıkıyor. Büyük bir alanda onlarca taş öbeği gibi… Bu öbeklerin arasından bir seyir terasına varıyoruz.
İşte şov diyorum, rehberimiz şanslıyız diyor. Haklıymış da… Bir yarım sat geç kalsak manzara sise gömülecek ve biz bu güzellikten mahrum kalacağız. Altımızda 500 metrelik bir uçurum var ve bu uçurum 11 tane yılankavi yolla bezenmiş. Yol tek de viraj sayısı bu. Hem de bu virajların büyük bir bölümü 180 derecelik bir açıyla vadiye konuşlanmış. İşte trollerin yolu… Hakikaten tehlike! Bırak üzerinde olunması, seyredilmesi bile dehşet. Vadinin dibinde açıları genişleyerek biraz da yayılarak son bulan bu yolların yukarıdan seyrine, fotoğraflanmasına doyamıyoruz. Terasta biraz daha ilerliyor, başka açılardan altımızda serili bu güzel manzarayı bir kez, bir kez daha içimize çekiyoruz. Yarım saat sonunda zor kopuyoruz buralardan, şimdi sırada otobüse binip yukarıdan gördüğümüz bu tehlikeli yoldan geçmek var.
Bu zor virajları koca otobüs nasıl alacak sorumuzun cevabı rehberimizden geliyor. Özel tertibatlı araçlarmış bunlar, ön tekerlekleriyle birlikte arkalar da virajlarda dönüyormuş. Ama daha ilkinde bizim otobüsün önü yere sürtüyor, epey bir zorlanıyor şoförümüz. Virajlı yolun başında aracın yüksekliğini düşürmüştü, demek ki o kadar da düşürmemeliymiş. Önlerde oturduğum için adamı gözlemliyorum: Biraz bozuk, tedirgin. Haliyle bu hâl bana da bizlere de geçiyor. Vadiye inene kadar hatim indirdik (!) sanırım. 11 keskin viraj!.. Dile kolay, bitmek bilmedi. Ben –ne yalan söyleyeyim, korkudan- manzaranın pek tadını çıkaramadım. Rehberimiz, dönüş yaptığımız her yerde “aman bakın sağdaki manzara, aman da soldaki şelale, yok hemen karşımızda bir başka şelale, manzara…” filan ilerlerken ben can derdiyle koltuğuma yapıştım, ta ki vadinin sonundaki son dönemece kadar. Tehlikeli yol bitiminde patlattık – Türk geleneklerine göre, uçakların piste indiğinde yaptığımız gibi- alkışlarımızı şoförümüze. Yaş ilerledikçe mi çok tırsak olduk, ya da sevgili eşimin ifadesiyle “incinmezlik duygularımızın olmadığı yaşlar” mı çok geride kaldı. Neyse ne, korktuk mu? Hem de öyle böyle değil…
Vadideki bir yarım saatlik yolculuktan sonra Allesund şehir merkezindeyiz. Panoramik bir şehir turundan sonra bir fiyort macerası daha cebimizde, gemimize biniyoruz. Bu tur boyunca bendeki birkaç yanlış bilgiyi düzeltme fırsatı buluyorum. Bunlardan en önemlisi “Fiyort” kavramını falez gibi canlandırmışım zihnimde, hani Grand Kanyon misali, dik yamaçlar arasındaki Haliç misali. Öyle değilmiş kazın ayağı, irili ufaklı tepeler ve düz arazilerden oluşuyormuş fiyort sırtları.
Nihai hedefimiz mutluluksa, ne zaman daha mutlu oluruz…
Dünya’nın bir kitap olduğunu ve seyahat etmeyenlerin, onun sadece bir sayfasını okuduklarını anladığımız zaman.
11.08.2026
Namık Budak
namikbudak@gmail.com
NORVEÇ FİYORTLARI – 3-NAMIK BUDAK
Yorum Yaz