
Ofisten çıktığında saat onu geçiyordu. Patronunun sesi hâlâ kulaklarındaydı.
“Oh, ne ala memleket!” diye geçirdi içinden. Asansörün çıkışındaki kulübesinde oturan kapıcıyı gördü. Uyukluyor muydu?
“Uyuyarak para kazan, güzel iş,” diye mırıldandı. Adam onu görünce hareketlenmişti. Eliyle “otur otur” diye işaret edip ağır, hantal kapıyı zorlukla açtı ve arkasına bakmadan çıktı. Kaldırımda duran yeşil balgama iğrenerek baktı. Cebinden çıkardığı ıslak mendille ellerini uzun uzun sildi. Sanki balgam tüm vücuduna temas etmişti. Elinden bıraktığı ıslak mendil ayak ucuna düştü. Bir böceği ezer gibi ayakkabısının ucunu bezin üstünde döndürdü.
Hava esiyordu. Ceketinin yakasını kaldırıp başını rüzgârdan sakınmaya çalıştı. Aklına yine patronu geldi: “Şimdi sıcak evinde, karısının koynundadır…”
Taksiye el etti, durmadı. Tam küfrü basacaktı ki arkasından gelen bir başka taksi önünde durdu. Şoförün yan koltuğuna yerleşirken, “Şanslı günümde olmalıyım,” dedi. Şoför gülümsedi, “Ben de,” dedi.
Taksi yaylanarak kalktı. Cemil, az önce durmayan öndeki taksiyi kastederek, “Nedir bunlardan çektiğimiz?” diye söylendi. Şoför, “Yolcuya gidiyordur, yoksa dururdu,” dedi. Cemil bu cevabı beğenmemişti. Başını sokağa çevirdi. Hâlâ açık olan restoranların ışıldayan camlarının ardına iştahla baktı. Şu saatte bile hınca hınç doluydular. Şoföre dönüp, “Yaşamaya değil, çalışmaya geldik bu dünyaya,” dedi. Şoför, “Öyle,” diye geçiştirdi.
Konuşma yine durmuştu; belli ki sohbet edemeyeceklerdi. Şoför radyoyu açtı. Haberlerde mazota yine zam geldiği söyleniyordu. Canı sıkıldı, radyoyu hemen kapattı.
Küçük bir tentenin altında birbirine sokulmuş insanları gördüler. Arkalarından gelen otobüs ısrarla kornaya basıp duruyordu. Durakta bekleyen kalabalık hareketlenmiş, insanlar birbirini ittirip öne geçmeye çalışıyordu. Cemil telefonunu çantasından çıkardı, ekranı kaydırdı. Sosyal medyadaki o çok “sevgili” akrabalarına yüzünü ekşiterek şöyle bir baktı. Paylaşılan gösterişli sofralara küçümseyerek bakarken aklına evde yemek olmadığı geldi. Şoföre, “En iyisi sen beni şu köşede duran çorbacıda bırakıver,” dedi.
Masalara şöyle bir göz gezdirdi. Üç ya da dört masa boştu. Oturanlara bakarken, “Herkes dışarıda, kazanıyoruz ki yiyoruz demek ki,” diye geçirdi içinden. Kadınlı erkekli, çoluk çocuk herkes buradaydı. Bir selfie çekip sosyal medyada durumuna attı. Görgüsüzler biraz görsün de görgü nedir öğrensinlerdi. Hemen beğeniler gelmeye başlamıştı. Bıyık altından gülerken, “Kıskanıyorsunuz ama hadi neyse, yedik işte,” diye mırıldandı.
Bir çocuk masanın üzerini sarı bezle sildi, “Çorba birazdan geliyor abi,” dedi. Cemil kendini zorlukla zapt ederek, masa üstünde duran bayat ekmek sepetini gösterdi: “Bu ne yeğenim?”
Çocuk sepeti kaptığı gibi, “Hemen yenisini getiriyorum Cemil abi,” diyerek arkasını döndü ve hızlıca mutfağa girdi. Cemil, taze ekmek sepetini masaya bırakan çocuğun kolunu tutup sordu: “Nereden tanışıyoruz?”
“Sizin karşı dairede oturuyoruz ya abi,” diyen çocuğun suratına dikkatle baktı. Yok, çıkaramamıştı. Çocuk arkasını dönmüş, yan masanın üzerini silmeye başlamıştı bile. Karşı dairesinde kimin oturduğunu nasıl bilecekti ki? Sabah işe, akşam uyumaya…
Kasanın başında duran adam, elindeki kumandayla pürdikkat televizyona bakıyordu. Altta geçen bantta “Fon vurgunu” yazıyordu. Biraz dinledi ama ilgisini çekmedi. Ne işi olurdu ki fonla? Kasadaki adamın da işi olmadığına emindi. “Yiyin birbirinizi,” dedi içinden. Çorbasına kocaman bir lokma ekmek bandırıp ağzına attı.
Masadan kalkarken, garsonun gerçekten de komşu çocuğu olduğunu net olarak hatırladı. “Vay anasını,” dedi içinden. Çocuğa bolca bahşiş bıraktı. Gözüyle de parayı işaret ederek, “Senin,” dedi. Çocuk, “Sağ ol Cemil abi, gerek yoktu,” dese de Cemil oralı olmadı. “Haydi görüşürüz,” diyerek ayrıldı çorbacıdan. Demek karşı komşunun çocuğuydu. “Evde durduğumuz mu var, kim kimdir nereden bilelim?”
Cep telefonu bipledi. Mesaj patronundandı. “S…m böyle işin…” diyerek açtı mesajı.
– Cemil ben mahvoldum.
– Hayırdır abi, ne oldu?
– Gitti paralar…
– Nereye gitti abi?
–Hepsi fondaydı.
“Oh olsun, bana mı sordun alırken?” diye düşünse de telefona, “Geçmiş olsun abi,” yazıp gönderdi. “Hah, bir on sene adamı zengin etmek için çalıştık; şimdi bir on sene de borçlarını toparlasın diye uğraşırız,” diyerek şansına lanet okudu.
Evin kapısını açtığında yerdeki zarfı gördü. Karşı daireden televizyon sesi geliyordu. Az önce bahşiş bıraktığı çocuğun evi olmalıydı. Ayakkabılarını olduğu yerde bırakıp zarfı alarak içeri geçti. Bir düğün davetiyesiydi. “Bir de bu eksikti,” dedi ve kimden geldiğine bile bakmadan karşı divana fırlatıverdi. “Ne çok seviyorlar dip dibe olmayı bu akraba milleti…”
Ceketini dahi çıkarmadan divana uzandı, gözlerini tavana dikti. Kollarını başına yastık yapıp iç geçirdi: “Ulan, çıkacaksın yurt dışına… Ne akraba kalacak ne tanıdık. Bir de hatun bulurum; orası senin, burası benim gezeriz.”
Tavana bakarken yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
ŞANSLI BİR GÜN-SÜREYYA GEÇİCİ
Yorum Yaz