
Ayşe Özçelikler’in iznini alarak bu hafta ki atölyemiz için “Zamansız Hikayeler” kitabından “Soğuk” isimli öyküsünü seçtik. Hem kelimelerin izini süreceğiz hem de geçen hafta sorduğumuz soruların cevaplarını arayacağız. Ayşe Özçelikler’in metnine sadık kalarak anlamlandırmaya çalıştığımız öyküsünde kendimizden de taşıdığımız şeyler olabilir. Kendisinin varsa okumamıza dair önerilerini, eksik kaldığımız yerlerden bahsetmesini ve yorumunu yayımlamaktan sevinç duyarız.
Bugün soğuktan dışarı çıkamıyorum. Başımı, buz tutmuş cama dayadım. Bir elimde kahve fincanım var. Diğer elim, camda kalp çizmekle meşgul. Geçen kış, soğuk nasıl da içimize işlemişti.
Evden dışarı çıkamamıştık. Daha önce izlediğimiz filmleri izlemiştik.
Sonra… Özledim… Seni aradım.
-Aslında, dün de aramıştım dedim, açtığında.
Ama sen beni duymazlıktan geldin, her zaman ki gibi.
-Seni seviyorum, dedim.
Geçen kışı hatırladın mı diyecek oldum, konuşmama izin vermedin.
-Yemek yiyorum, dedin.
Ben yine arsız bir şekilde,
-Seni seviyorum, dedim.
Kulağımda, kapattığın telefonun tiz sesi yankılandı. Kendime lanetler ettim. Niye arıyorsun dedim kendime. Seni sevmiyor. Gitti. Her şeyden uzağa. Anlattı sana. Bitti dedi. Anlamıyorum niye dedim. Ses çıkarmadan arkasına bakmadan kapıyı çarptı gitti. Bu kadardı. Hava dışarıda buz kesti. Kalbim ise içeride buz kesti. Bu kaçıncı sensiz geçen soğuk yıl unuttum. Derinlerimin en derinlerine işledi. Çizdiğin kalbimi, cama çizdiğim kalplerimin içine hapsettim.
Yatağıma geçtim kıvrıldım. Telefon çalıyordu. İlk kez arıyordun açtım.
-Ne diyecektin, dedin.
-Uyuyorum, dedim.
Kapattım.
Ayşe Özçelikler./18/01/2013
Geçen haftalarda bir öykünün ilk cümlesine, ilk paragrafına ve ilk sayfasına bakmıştık. Bize ne söylediğini, bize ne vaat ettiğini, okumaya devam etme isteğimizi nereden aldığımızı sormuştuk.
Sonra bir adım daha attık ve bütün öyküye baktık:
Bu öykü bana ne söyledi?
Bana bunu düşündüren metindeki neydi?
Öykünün başında gördüğüm bir ayrıntı, sonunda başka bir anlam kazandı mı?
Bu hafta biraz daha ileri gidelim. Bu kez bir öykünün içinde tekrar eden kelimelerin ve imgelerin izini sürelim. Bakalım aynı kelime, öykünün başında bize başka, sonunda başka bir şey söylüyor mu? Bu haftaki öykümüz Ayşe Özçelikler’in “SOĞUK” adlı öyküsü.
Ve bu kez öyküye bakarken özellikle üç kelimeyi takip edeceğiz:
Soğuk. Kalp. Telefon.
Öykü bize birinci tekil kişiyle, yani “Ben” anlatımıyla geliyor. “Bugün soğuktan dışarı çıkamıyorum.” diyor anlatıcı. Daha ilk cümlede onun bulunduğu anı biliyoruz. Ancak hemen ardından geçmişe gidiyoruz: “Geçen kış, soğuk nasıl da içimize işlemişti.”
Böylece öykü şimdiki zaman ile geçmiş arasında gidip gelmeye başlıyor. Bugünde yalnız olan bir anlatıcı var. Geçmişte ise “Biz” var.
Demek ki bir zamanlar yanında biri bulunuyordu. Bunu bize açıklayan uzun bir anlatım yok. Öykü, ilişkiyi anlatmak yerine konuşmalardan ve küçük ayrıntılardan bize sezdiriyor. Örneğin anlatıcı geçmişi hatırlatmak, sevgisini söylemek ve konuşabilmek için arıyor.
Karşılığında ise: “Yemek yiyorum.” cevabını alıyor. Anlatıcı yine de: “Seni seviyorum.”diyor.
Ama karşı taraf konuşmayı sürdürmüyor. Burada artık anlatıcının yalnızca geçmişte bir ilişki yaşamış olduğunu değil, o ilişkiye hâlâ tutunduğunu da anlıyoruz. Peki bunu nereden anlıyoruz? Çünkü anlatıcı arıyor. Hatırlıyor. Söylemek istiyor. Ve reddedileceğini bilmesine rağmen yeniden söylüyor: “Seni seviyorum.”
Üstelik kendisi bu davranışını şöyle adlandırıyor: “Ben yine arsız bir şekilde…” Bu tek kelime bile anlatıcının kendisinin farkında olduğunu gösteriyor. Israr ettiğini biliyor. Buna rağmen duramıyor.
Öykü: “Bugün soğuktan dışarı çıkamıyorum.” diye başlıyor. İlk anda “soğuk” bize yalnızca hava durumunu anlatıyor. Dışarı çıkılamayacak kadar soğuk bir gün. Ama sonra geçmiş geliyor: “Geçen kış, soğuk nasıl da içimize işlemişti.” Artık soğuk yalnızca dışarıdaki hava değil. Bir şey “İçimize” işlemiş. Ve öykünün ilerleyen bölümünde bunu açıkça görüyoruz: “Hava dışarıda buz kesti. Kalbim ise içeride buz kesti.” Burada dışarıdaki hava ile içerideki duygu birbirinin karşılığı oluyor. Dışarıda soğuk vardır. İçeride de soğuk vardır. Sonra anlatıcı:”Bu kaçıncı sensiz geçen soğuk yıl unuttum.” diyor. Artık “Soğuk” bir hava durumu olmaktan çıkmış, yokluğun kendisine dönüşmüştür.
Soğuk; hava-> iç -> kalp -> ayrılık -> zaman boyunca genişleyen bir anlam kazanıyor.
Öykünün başında anlatıcı: “Diğer elim, camda kalp çizmekle meşgul.” diyor. Oldukça tanıdık ve masum bir görüntü bu. Buz tutmuş bir cama çizilen kalp… Romantik bir görüntü. Fakat öykünün sonunda aynı görüntü bambaşka bir yere taşınıyor: “Çizdiğin kalbimi, cama çizdiğim kalplerimin içine hapsettim.” Bu kez kalp artık yalnızca aşkın simgesi değil. Hapsedilmiş bir şey. Başta cama çizilen kalp dışarıya açılan bir sevgi işareti gibiyken, sonunda yine kalplerin içine hapsediliyor. Burada “hapsettim” kelimesi önemli. Anlatıcı artık sevgisini dışarıya ulaştırmaya çalışmıyor. Onu kendi içinde tutuyor. Bunun nedenini kesin olarak söyleyebilir miyiz? Belki sevgisini artık söyleyemiyordur. Belki söylemek istemiyordur. Belki kendisini koruyordur. Belki de geçmişte kalan sevgiyi artık yalnızca kendi içinde taşıyordur. Öykü bunlardan hangisinin kesin olarak doğru olduğunu söylemiyor. İşte burada bizim de dikkat etmemiz gereken bir şey var: Metnin izin verdiği ihtimal ile bizim metne eklediğimiz hikâye aynı şey değildir. Ben “hapsetmek” kelimesinden hareketle bunları düşünebilirim. Ama bunlardan birini kesin gerçek olarak ilan etmem için metinde daha fazla dayanak olması gerekir. Bu ayrım, yakın okumanın en önemli taraflarından biri.
Yazar tek bir kalpten söz etmiyor. “Kalplerimin” diyor. Çoğul. Bu küçük ayrıntı bize bir tekrar duygusu veriyor. Sanki bir kez çizilmiş tek bir kalpten değil, zaman içinde tekrar tekrar çizilmiş kalplerden söz ediyoruz. Bu da öykünün başka bir cümlesiyle yan yana geldiğinde anlam kazanıyor: “Bu kaçıncı sensiz geçen soğuk yıl unuttum.” Tek bir kış değil. Tek bir kalp değil. Tek bir hatırlama değil. Tekrarlanan yıllar, tekrarlanan kalpler ve bitmeyen bir hatırlama var.
Telefonun öyküdeki işlevi de değişiyor. Başta telefon, ulaşmak için kullanılan bir araç. Anlatıcı özlediği kişiyi arıyor. Konuşmak istiyor.
Geçmişi hatırlatmak istiyor. “Seni seviyorum.” diyor. Ama telefonun öteki ucundaki kişi onu duymak istemiyor. Telefon kapanıyor.
Sonra çok önemli bir cümle geliyor: “İlk kez arıyordun.” Bu kez arayan kişi değişiyor. Roller değişiyor. Başta arayan ve karşılık bekleyen kişi, öykünün sonunda aranan kişiye dönüşüyor. Ve bu kez: “Uyuyorum, dedim.” diyor. Telefonu kendisi kapatıyor.
Başlangıçta telefon ulaşmanın aracıydı. Sonda ise ulaşmayı reddetmenin aracına dönüşüyor. Bu yalnızca olay örgüsünde bir değişiklik değil. Karakterin davranışındaki değişiklik. Öykünün başında sevgisini söylemek için ısrar eden kişi, sonunda kendisine ulaşılmasına izin vermiyor.
Roller değiştiğinde karakter de değişiyor mu?
Bence bu öykünün en ilginç sorularından biri burada ortaya çıkıyor.
Başlangıçta anlatıcı:
Hatta kendisine: “Niye arıyorsun dedim kendime. Seni sevmiyor.” diyebilecek kadar acı çekiyor. Ama yine de arıyor. Sonunda ise aynı kişi: “Uyuyorum.” diyerek telefonu kapatıyor. Artık konuşmak istemeyen taraf o. Buradan “intikam aldı” diyebilir miyiz? Ben diyemem. Çünkü metin bize bunu söyleyecek kadar ipucu vermiyor. Öfkeli olduğunu da kesin olarak söyleyemiyoruz. Ben daha çok kırgınlığın bir başka biçimini görüyorum. Ama burada kendime de şu soruyu sormalıyım: Bu yorumum metinden mi geliyor, yoksa kendi hayatımdan mı? İkisi birbirinden tamamen ayrı şeyler değil. Bir okur olarak elbette kendi yaşantılarımızla okuruz. Fakat yakın okumada önemli olan, kendi duygumuzu metnin gerçeğiymiş gibi sunmamaktır. Ben “intikam” hissini metinde görmüyorum. Ama mesafe koymayı görüyorum. Çünkü anlatıcı, kendisine ulaşan kişiye artık ulaşılabilir olmuyor. Bunun adı intikam olmayabilir. Kırgınlık olabilir. Kendini koruma olabilir. Vazgeçiş olabilir. Metin bunların hiçbirini kesin bir adla koymuyor. Bize yalnızca davranışı gösteriyor. Ve belki de iyi okuma tam burada başlıyor: Davranışı görmek, ama onun adına karar vermek için acele etmemek.
Geçen hafta sormuştuk:
Bu öyküde bu soruların cevaplarını ararken farkında olmadan zaman, mekân ve karaktere de girmiş olduk. Zamanı, anlatıcının şimdiki zaman ile geçmiş arasında gidip gelmesinden gördük. Mekânı yalnızca “ev” olarak görmedik. Dışarı çıkamayan anlatıcıdan cama, camdan yatağa kadar gittik. Dışarıdaki soğuk, içerideki soğukla birleşti. Yatakta kıvrılan beden, kalbin içine kapanmasıyla yan yana geldi. Karakteri ise bize anlatılan özelliklerinden değil, davranışlarından tanıdık. Aradı. Israr etti. “Seni seviyorum.” dedi. Reddedildi. Kendine kızdı. Sonra kendisi arandığında telefonu kapattı. Yani karakterin değişimini bize açıklayan bir cümle yok. Davranışları var. Ve biz o davranışların izini sürerek karakterdeki dönüşümü fark ediyoruz.
Bir metinde tekrar eden kelimelere yalnızca “kaç kez kullanılmış?” diye bakmak yetmez.
Onlara şu soruyu da sormak gerekir: Her karşılaştığımda bana aynı şeyi mi söylüyor? “SOĞUK” öyküsünde cevap hayır. Soğuk önce havadır. Sonra geçmişin soğuğudur. Sonra kalbin soğuğudur. Sonra yıllardır süren yokluğun soğuğudur. Kalp önce cama çizilen romantik bir işarettir. Sonra yaralanmış bir kalptir. En sonunda hapsedilmiş bir kalbe dönüşür. Telefon önce ulaşmanın aracıdır. Sonra reddedilmenin. En sonunda ise reddetmenin. Ve bütün bunlar olurken karakter de değişir. Belki yakın okumanın güzel taraflarından biri de budur: Bir kelimenin peşinden giderken bir karaktere ulaşabiliriz. Bir nesnenin peşinden giderken bir zamana ulaşabiliriz. Bir cümlenin peşinden giderken anlatıcının bize söylemediği şeyi sezmeye başlayabiliriz. Ama her seferinde kendimize aynı soruyu sormalıyız: “Bunu metin mi söylüyor, yoksa ben mi söylüyorum?” İyi okur olmak belki de yalnızca metnin sesini duymak değil, kendi sesimizin metnin içine ne zaman karıştığını da fark edebilmektir.
Ayşe hanıma atölyemizde öyküsünü okuma ve inceleme fırsatı verdiği için kendisine teşekkür ediyoruz.
Bu kez siz de bir öykü seçin ve yalnızca bir kelimenin, nesnenin ya da görüntünün peşine düşün. Başta nasıl görünüyor? Ortada nasıl bir anlam kazanıyor? Sonda aynı şey hâlâ aynı şeyi mi anlatıyor? Ve kendinize son olarak şunu sorun: “Bu anlamı gerçekten metinden mi çıkardım?” Belki de bu sorunun cevabı, okuma biçimimizi değiştirecek.
Ve eğer siz de bir öykü incelemesi yapmak ve göndermek isterseniz mail adresimizi biliyorsunuz. “editor@grikalemler.com.tr” Öykünün yazarı siz değilseniz eser sahibinin iznini almanızı rica edeceğim. Eğer gönderdiğiniz metin ve incelemede isminizin yayımlanmasını istemiyorsanız mahlas kullanabilirsiniz. Tek bir doğru yok biliyorsunuz, birlikte öğreniyoruz. Haftaya yeni atölyede görüşmek üzere.
Not: Mailin başlığına “Atölye” yazarsanız sevinirim.
YAKIN OKUMA ATÖLYESİ-ATÖLYE 9
Yorum Yaz