sv

YAKIN OKUMA ATÖLYESİ-ATÖLYE 10

19 Eylül 2026 14:43

Yakın Okuma Atölyesi

Bir Öykü Ne Zaman Bir Hayata Dönüşür?

Geçen haftalarda bir öykünün içinde tekrar eden kelimelerin ve nesnelerin izini sürmüştük.

Ayşe Özçelikler’in “Soğuk” adlı öyküsünde “soğuk”, “kalp” ve “telefon” kelimelerinin öykü boyunca nasıl başka anlamlara dönüştüğüne bakmış; bu dönüşümlerin karakterdeki değişimi nasıl görünür hâle getirdiğini görmüştük.

Bu hafta başka bir sorunun peşine düşelim:

Bu hikâyeyi bana kim anlatıyor?

Geçen hafta sorduğumuz bu soruyu biraz daha ileri taşıyalım.

Bir anlatıcı kendisini bize nasıl tanıtır?

Bize anlattığı kişi gerçekten yalnızca bir anlatıcı mıdır?

Ve bir öykü anlatırken, farkında olmadan kendi hayatını anlatıyor olabilir mi?

Bu haftaki öykümüz Tayfun Ak’ın Gökyüzü, Yıldızlar ve Çamur kitabında yer alan “Beklenti”.

BEKLENTİ
Evet, konusu ‘Beklenti’ olan bir öykü yarışması haberini okuyunca, nedendir bilinmez heyecanlandım. Hem de çok heyecanlandım.

Oysa geçen yıllarla birlikte ne yarışmalara katıldım ben!

Birkaç gün öylesine gezip dolaştım ama nereye uğrarsam uğrayayım, kiminle konuşursam konuşayım hep öykümü oluşturuyorum. Yani her şey ve herkes öyküm için bir malzeme. Gerisinin de çok fazla bir önemi yok benim için. Bilenler bilir. Kahvede gazete okurken, televizyon seyrederken, misafirlikteyken ya da eş dostla sohbet ederken dalıp gidersem beni ellemezler.

Ya tanıyıp bilmeyenler… İşte ne oluyorsa o insanlarla karşılaşınca oluyor ya!
Bu sefer kahramanıma, olayıma ve olayımın geçeceği çevreye daha mekânı tasarlar ve başlarım öykümü oluşturmaya. Bu sefer Hep böyle olur. Olayı, olaya göre kişileri, kişilere uygun bir içim ısındı. Sevdim. Evet, yazacağım öyküyü gerçekten sevdim. Yıllardır yazarım ama çoğu zaman böyle olmaz. Bazen yazarsınız okuyucu sever. Eleştirmenler güzel şeyler yazar. Ancak yazınızla aranız bir türlü istediğiniz gibi olmaz. Bazen de kahramanınızı yayınevlerinden, yarışma jürilerinden ya da okuyucularınızdan bile kıskanırsınız ama bu öyle seyrek olur ki.

Yok, yok bu sefer gerçekten oldu. Uzun zamandır yazdığım birçok öyküden iyi, sağlam ve güzel bir öykü oldu. Aklıma takılan ve içime yatmayan bir iki yeri kaldı onu da halledince yazmak dediğin birkaç saatlik bir iş benim için. Tam kahvemden bir yudum almıştım ki nerden geldiklerini bugün bile anlayamadığım iki genç masamda bitiverdi. Sürekli konuşup bir şeyler soruyor, sormakla kalmayıp bir-birlerinin laflarını tamamlıyorlar. Şu an onlarla konuşup ilgilenmeye hiç mi hiç niyetim yok ama ikisi de masamdalar.

Öykümle baş başayken bu gençlerle ne yapacağım şimdi? En iyisinin önemsememek olduğuna karar verip kahvemden bir yudum daha aldım ve öyküme döndüm. Bana ne onlardan. Hem ben davet etmedim ki onları. Şu an benle değilsem bile öykümle öylesine doluyum ki. Dediğim gibi bir iki dokunuş kalmış. Sonrası en sevdiğim an. Bu anı yaşayabilmek için neleri feda edebileceklerimi bir bilseler.

Çözmeye çalıştığım, kahramanımın asfalta vardığı zaman yapması gerekenler… Arabadan zor da olsa çıkardığı sevdiğini ağaçlıklı yola kadar taşıdığı zaman yapması gerekenleri düşünüyorum. Hâlâ bir karar verebilmiş değilim. Öykünün devamı da kolay. Sevdiği ile aylar süren hastane, ev ve fizik tedavi sürecinde yaşayacakları. Umutları, umutsuzlukları ve hiç uğruna birbirlerini kırmaya başlamaları derken sevdiğinin iyileşmesine rağmen, yarım asırdan sonra birbirlerine katlanmak istemeyişleri… Her şeyi kadın kahramanımın ağzından anlatacağım. Anlatacağım da kahramanımı işlek olmayan o orman yolundan kime, nasıl ve nereye ulaştıracağım?

Birinin kolumu dürtmesiyle masaya döndüm. Bu gençler de ne densiz oluyor. Bu yaşta bir insan, geçmişe ait güzel bir anı yaşıyor olabilir diye rahat bırakılması gerekir. Ne gezer. Ve benim gibi birini, benimle baş başa bırakabilseler öylesine büyük bir iyilik yapacaklarını dolaylı yoldan değil direkt olarak söylüyorum. Ancak onların beni dinlemeye, dinleseler bile anlamaya hiç niyetleri yok! Onların derdi hocalarının verdiği ödevi tamamlayabilmek. Benim derdimse öykümdeki o anı çözmek. Olmadı mı olmuyor demek ki!

Ne yapsam kurtulamayacağımı anlayınca masaya, onların yanına döndüm ve sorularını cevaplamaya karar verdim. İyi de bu sorulara öyle çok cevap verdim ki ben. Nasıl yazıyorum? Ellemeseydiler yazım bitmek üzereydi ya! Hangi zamanlar yazıyorum? Az önce yazmaktaydım ya! Neler-den ilham alıyorum? İlhamı bilmem ama yazma zevkimin içine ettiniz ya! Herhangi bir edebiyat dergisine ait eski sayılardan birisinde bu soruların cevabını bulabilecek iken ne işiniz var burada, desem. Olmaz ki! İyi kötü cevaplıyorum sorularını. Bir iki resim, birkaç çay ve ödevi tamamlamış olmanın rahatlığı ile gittiler.

Ya ben? Ya öyküm? Bitti. Evet, inanması güç ama gerçekten bitti. Masada kaç saat daha öyle oturdum bilmiyorum ama öykümü bir türlü toplayamıyorum. İşin kötüsü öylesine bendeydi ki öykü. Hep yaptığımı yapıp not tutmaya bile gerek duymamıştım. Oysa defterim her zaman ki cebimdeydi.
Çaresiz eve geldim. Bende kalan öyküyü yazacak ve boşlukları da bildiğimce tamamlayacağım. Yazıyorum yazmasına ama konu dağıldıkça dağılıyor. Kahramanımı evlendirene kadar on beş sayfadan çok yazmışım. Oysa ben, bu evlilikten yıllar sonra kaza yaptıracak, önce hastanede sonra evde aylarca yatıracak ve yarım asırdır evli olan insanların geçen bunca zamana rağmen birbirini tanıyamadan bir ömrü harcadıklarını anlatacaktım da.

Öykü dediğin kaç sayfa olur ki. Uç, beş hadi bilemedin altı, yedi sayfa. Başında on beş sayfa yazarsam nasıl toparlarım koca bir yaşamı öykümde? Durmak da istemiyorum. Öğle yemeği sonrası başladığım yazmaya ara vermeden devam ediyorum. Yazarken kimse beni, yemeğe, çaya, hatta gelen misafire bile çağırmaz. Yazıyorum ama gözüm sol alt köşedeki sayfa numarasında. Sayfa elliyi geçtiği halde daha çocukları bile olmadı. Oysa ben konuyu lastik gibi uzatanlara, lafı geveleyenlere en çok kızanlardan biriyim de gel bunu birilerine ve özellikle de bana anlat şimdi.

De ki, iki genç geldi, öykümü aldı ve gitti. Buna ben inanır mıyım ki başkaları inansın. Ya sabır çektim ve yazmaya devam ettim. Sayfa seksenlere geldiğinde büyük üniversiteyi bitirdi. Yüzüncü sayfada küçük evlendi ve kazanın oldu-ğu güne geldiğimde yüz elli sayfayı geçmiştim. Kahramanım eşini uygun bir yere yatırıp da yardım aramak için işlek olmayan orman yoluna çıktığı zaman ben iki yüzüncü sayfadaydım. Daha yardım bulacak! Tedavi süreci. Birbirlerini yıpratmaları. Müthiş olacağını düşündüğüm son için, asla söylenmemesi gereken ama ağızlarından dökülüverecek o sözler.
Bunca sayfa, üç beş sayfalık bir öyküye nasıl iner? Oysa yıllarca denemiştim şöyle uzun soluklu bir roman yazmayı ama yazdığım en uzun öykü bile on sayfayı geçmedi hiçbir zaman.
Hadi hayırlısı deyip devam ediyorum yazmaya. Yardımı buldum. Hastane, aylarca devam eden fizik tedavi ve sonrasında aklımdaki müthiş son! Üç yüz sayfayı bulmuşum. Ne olursa olsun durmayacak ve yazmayı sürdüreceğim. Bu arada aklıma geldikçe gençlere kızmadan da yapamıyorum. Ne vardı sanki bir gün daha bana dokunmasaydılar ve görüşmeyi bir başka zaman yapsaydılar.

Peki, bir öykü; üç beş kelime konuştun diye biter mi? deseler kesinlikle inanmazdım ya.

Derken müthiş sonu da yazdım. Aklımdaki sondan bile güzel oldu. Beğendim. Baktım dört yüz küsur sayfada sonlandırmışım öyküyü. Gerçi buna öykü demek öyküye de romana da hakaret olur ya! Ancak müthiş son için tasarladığım her şeyi yazmayı başarmıştım. Dürüst olmak gerekirse yazdığım şey ticari amaçlarla yazılmış sıradan basit bir roman olmuştu. Şeytan diyor sil gitsin ve otur baştan kurgula. İyi de onca emek var!

Şimdi bu yazdığımı ne yayımcıma verebilirim ne de o yarışmaya gönderebilirim. Gel de o gençlere kızma! Yaşıma rağmen sağlıklı olduğumu düşünüyorum ama yazdıklarım hiç öyle demiyor. Yazdığımı önüme alsam ve hep yaptığım gibi fazlalıkları çizmeye başlasam. Çizsem de nereye kadar kısalır bunca sayfa? Yarısı hadi bilemedin üçte ikisi gitse geriye gene yüz sayfadan fazla kalır.

Yeniden yazsam…
Yazsam da… İçeriden gelen sesler beni rahatsız etmeye başlayınca daha fazla dayanamadım ve salona çıktım. Her nedense hanım, çocuklar, torunlar, komsular ve ne zamandır görmediğim akrabalar. Hepsi ağlaşıyor! Bir anlam veremedim ama kimse de beni hesaba katıp yer vermeye niyetlenmedi. Üzeri çarşafla örtülmüş biri, yerde yatmakta! Benim salonumda kim yatar ki böyle boylu boyunca? Hem bunca misafir varken. Uzanıp çarşafı kaldırdım. İşte, buna inanmama imkân yok!

Öykümü bari bitirebilseydim…

TAYFUN AK- GÖKYÜZÜ YILDIZLAR VE ÇAMUR -DORLİON YAYINLARI

Öykünün ilk cümlesi bizi doğrudan anlatıcının heyecanına götürüyor: “Evet, konusu ‘Beklenti’ olan bir öykü yarışması haberini okuyunca, nedendir bilinmez heyecanlandım. Hem de çok heyecanlandım.”

İlerleyen satırlarda neden heyecanlandığını anlıyoruz. Çünkü o bir yazar. Bunu bize açıkça söylüyor: “Yıllardır yazarım…”

Daha sonra yazarlığıyla ilgili pek çok ayrıntı öğreniyoruz. Çevresindeki insanları ve olayları öyküsü için malzeme olarak görüyor. Kahvede gazete okurken, televizyon seyrederken, misafirlikteyken bile dalıp gidebiliyor. Kahramanını, olayını ve mekânını zihninde kuruyor.

Yani daha öykünün başında bize yalnızca bir insan değil, kendisini yazar olarak tanımlayan bir anlatıcı geliyor. Ve biz onun anlattıklarını bu kimlik üzerinden dinlemeye başlıyoruz.

Yarışma konusu “Beklenti” olunca zihninde bir öykü oluşuyor. Kahramanını belirliyor. Bir kadın kahraman seçiyor. Bir kaza tasarlıyor. Kadının sevdiği kişiyi arabadan çıkarıp orman yoluna taşımasını düşünüyor. Sonra hastane, ev, fizik tedavi geliyor. Aylar geçiyor. Umutlar, umutsuzluklar, kırgınlıklar… Ve sonunda yarım asırlık bir evliliğin içindeki iki insanın birbirlerine artık katlanamadıkları bir noktaya ulaşmayı planlıyor. Anlatıcı bunların hepsini henüz yazmamış olsa da kafasında hazır. Hatta öykünün sonunu bile biliyor. Bize şöyle söylüyor: “Öykünün devamı da kolay.”

İşte burada anlatıcının kendisine ve yazdığı öyküye ne kadar hâkim olduğunu görüyoruz. O, yazardır. Kahramanlarını yaratır. Hayatlarını belirler. Sonlarını düşünür. Ve öyküsünün birkaç saat içinde tamamlanacağını düşünür. Ama sonra iki genç gelir.

İki genç ve değişen öykü

Anlatıcı gençlerin gelmesinden hiç memnun değildir. Onların sorularını cevaplamak zorunda kalır. Sonra eve döner. Ve öyküsünü yazmaya başlar. Fakat artık bir sorun vardır: Öykü, onun zihninde tasarladığı gibi ilerlemiyordur. Başta üç-beş, bilemedin altı-yedi sayfalık bir öykü olması gereken şey uzamaya başlar. On beş sayfa… Elli… Yüz… Yüz elli… İki yüz… Üç yüz… Sonunda dört yüz küsur sayfa. Anlatıcı şaşkındır. Çünkü kendisini kısa öykü yazarı olarak görmektedir. Üstelik uzun yazanlara kızdığını da söyler. Ama şimdi kendi yazdığı metin, kontrolünden çıkmıştır. Başta: “Öykümü oluşturuyorum.” diyen anlatıcı, sonunda yazdığı şeyin ne olduğunu sorgulamaya başlar: “Dürüst olmak gerekirse yazdığım şey ticari amaçlarla yazılmış sıradan basit bir roman olmuştu.”

Burada yalnızca bir öykünün uzamasını okumuyoruz. Yazar ile yazdığı metin arasındaki ilişkinin değişmesini izliyoruz. Başlangıçta metni yöneten kişi anlatıcıdır. Sonra metin onu yönlendirmeye başlar.

Peki gençler gerçekten öyküyü bozdu mu?

Anlatıcı buna inanıyor. Onlara kızıyor. “Ne vardı sanki bir gün daha bana dokunmasaydılar…” diye düşünüyor. Çünkü gençler geldiğinde öyküsünün zihnindeki hâli bozulmuş gibi hissediyor. Gerçekten öyküyü gençler mi bozdu? Bunu kesin olarak söyleyebilir miyiz? Belki. Ama metin bize başka bir ihtimali de düşündürüyor: Belki gençlerin gelişi, anlatıcının zihninde tamamlandığını sandığı öykünün aslında tamamlanmadığını ortaya çıkardı. Çünkü gençler gittikten sonra da anlatıcı öyküyü kontrol edemiyor. Üstelik ortaya çıkan metin, başlangıçta tasarladığından çok daha büyük bir hayatı anlatıyor.

Üç-beş sayfalık öykü neden dört yüz sayfa oldu?

Bence burada öykünün başlığını yeniden hatırlamak gerekiyor: Beklenti. Anlatıcının başından beri beklentileri var. İyi bir yarışma öyküsü yazmayı bekliyor. Kısa bir öykü yazmayı bekliyor. Kahramanının hayatını birkaç sayfada anlatmayı bekliyor. Müthiş bir son yazmayı bekliyor. Fakat yazdıkça her şey beklentisinin dışına çıkıyor. Çünkü kahramanının hayatı büyüyor. Kaza oluyor. Hastane süreci başlıyor. Fizik tedavi geliyor. Evlilik yılları geçiyor. Çocuklar büyüyor. Hayat uzuyor.Ve üç-beş sayfalık olması gereken öykü, dört yüz sayfaya ulaşıyor. Burada bizim için başka bir soru beliriyor: Bir hayat kaç sayfaya sığar?Belki anlatıcının asıl problemi öykünün fazla uzun olması değildir. Belki sorun, bir insan hayatını kısa bir öykünün sınırları içine sığdırmaya çalışmasıdır.

Sonra bir şey oluyor

Öykünün sonunda anlatıcı yazmayı bırakıyor. Salondan gelen sesleri duyuyor. Salona çıktığında evinde kalabalık bir topluluk görüyor:

Hanımı, çocukları, torunları, komşuları, uzun zamandır görmediği akrabaları… Hepsi ağlıyor. Ve yerde üzeri çarşafla örtülmüş biri yatıyor. Anlatıcı çarşafı kaldırıyor. Ve o anda: “İşte, buna inanmama imkân yok!” diyor. Son cümlede ise: “Öykümü bari bitirebilseydim…”

Şimdi başa dönelim

Öyküyü bitirdikten sonra artık baştaki anlatıcıya aynı gözle bakamıyoruz. Çünkü başlangıçta bize kendisini yazar olarak tanıtan bir anlatıcı vardı. Şimdi ise onun bir hayatın içinden konuşuyor olabileceğini düşünüyoruz. Başta bize bir öykü anlatıyordu. Sonunda ise belki de kendi yaşamının sonuna gelmiş bir insanı görüyoruz. Bu noktada kesin bir açıklama yapmak yerine metnin bize verdiği ipuçlarını yan yana getirelim. Anlatıcının; hanımı, çocukları, torunları ve uzun zamandır görmediği akrabaları var. Ve yazdığı öyküde de bir hayatı baştan sona anlatmaya çalışıyor. Evlilik, çocuklar, kaza, hastane, yıllar, yaşlılık. Yani anlatıcının yazdığı hayat ile kendi hayatı arasında bir yakınlık oluşuyor. Belki de kendi hayatının içinden bir hayat yazıyor.

Peki öykü gerçekten yarım mı kaldı?

Anlatıcı, yazmakta olduğu öyküyü bir türlü bitiremiyor. Ancak belki de daha önemlisi, kendi yaşamını da tamamlayamaması. Kağıda dökmek istediği “olağanüstü sonu yazıyor. Ama kendi hikayesinin sonuna ulğında, kendisi için tasarlanmış bir son bulunmuyor. Son cümlede hâlâ: “Keşke öykü en azından bitirebilseydim…” diyor. Bu ifade, sadece kaleme aldığı metne değil, bitirilmeden kalabilecek bir hayat fikrine de işaret ediyor. İnsan, hayattayken kendi yaşamının bütün resmini göremiyor. Belki de anlatıcının kaleme aldığı yüzlerce sayfa bu yüzden uzayıp gidiyor. Çünkü bir yaşamın nerede başlayıp bittiğini, yaşarken bilmek mümkün değil.

Geçen hafta kendimize şu soruları sormuştuk:

Bu hikâyeyi bana kim anlatıyor?

Anlatıcı her şeyi biliyor mu?

Bize göstermediği ya da bilmediği bir şey olabilir mi?

Anlatıcıya neden inanıyorum?

Aynı hikâyeyi başka biri anlatsaydı ne değişirdi?

Beklenti bu soruların hepsini başka bir yöne taşıyor. Çünkü anlatıcı durmaksızın kendisini bize açıklıyor. Ancak son geldiğinde, onun anlattığı dünyanın sınırları değişiyor. Başta yazar olarak gördüğümüz kişi, sonunda belki de kendi hayat hikayesini anlatan birine dönüşüyor.

Bu hafta ne öğrendik?

Bu hafta, bir karakteri doğrudan anlatılan özelliklerden ziyade, onun kendi sözleri ve davranışları aracılığıyla tanımaya çalıştık. Ayrıca bir yazarın kendi metniyle olan ilişkisinin nasıl değişebileceğini gözlemledik. Bir öykünün zamanının yalnızca olayların sıralanması olmadığını, aksine bir hayatın genişlemesine olanak tanıyan bir öğe olduğunu fark ettik. Belki de en önemlisi: Bir öykünün sonu, başını değiştirebilir. Öyküyü ilk okuduğumuzda, “yazarın bir öykü yazma serüvenini” izliyoruz. Ancak sona ulaştığımızda aynı metne tekrar baktığımızda, “bir insanın yaşamına” dair fark bir hikaye keşfetmeye başlıyoruz. Bu sebeple, yakın okuma sadece metnin içinde ilerlemek değildir. Bazen metnin sonuna ulaştıktan sonra başa dönmektir. Çünkü son cümle, daha önce okuduğumuz bir cümleyi yeniden düşündürebilir.

Bir öykünün son cümlesini okuduktan sonra başa dönün. Kendinize şu soruları sorun:

Başta ne gördüm?

Sonda ne fark ettim?

Son cümle, daha önce okuduğum hangi ayrıntının anlamını değiştirdi?

Anlatıcı bana ne anlattı?

Ve en sonunda: “Bu sonucu metinden mi çıkardım, yoksa metnin boşluklarını kendi deneyimlerimle mi doldurdum?”

Tayfun Ak’a öyküsünü bizimle paylaştığı için teşekkür ediyoruz. Okumamızla ilgili görüş ve önerileri olursa gelecek hafta atölyemizde yer vermek isteriz. Kusurumuz olduysa affola. Gelecek hafta görüşmek üzere, keyifli okumalar diliyoruz.

Bu Eseri Paylaş:

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

Sıradaki içerik:

YAKIN OKUMA ATÖLYESİ-ATÖLYE 10

deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co