
Geçen hafta ilk paragrafın peşine düşmüştük. Bir paragrafın bize nasıl bir dünya vaat ettiğini, hangi kelimenin dikkatimizi çektiğini, ilk ve son cümlelerin paragrafın anlamındaki yerini sorgulamıştık.
Bu hafta bir adım daha ileri gidelim.
Bu kez yalnızca ilk cümleye ya da ilk paragrafa değil, ilk sayfaya bakalım.
Çünkü ilk sayfa, artık bize yalnızca bir başlangıç sunmaz. Bir ses, bir atmosfer, bir karakter ve belki de henüz adını koyamadığımız bir hikâye hakkında ilk ipuçlarını verir. Bazen de bizi tek bir sorunun peşine takıp ikinci sayfaya gönderir.
Bu hafta bunu Serap Ergun’un Okyanusu Aşmak kitabının ilk sayfası üzerinden birlikte deneyelim.
Kitabın ilk cümlesi şöyle:
“Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir. Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar…”
Ardından:
Bilinmeze Yolculuk
başlığı geliyor.
Daha hikâyenin içine girmeden önce karşımızda iki kelime beliriyor: yolculuk ve bilinmez.
Bir yolculuğa çıkacağımızı biliyoruz ama nereye varacağımızı bilmiyoruz.
Sonra anlatıcıyla tanışıyoruz:
Şubat ayının sabahın beşindeki keskin soğuğu, küçük valizi, hızlı adımları ve ilk defa mecburiyetlerden kaynaklanmayan, kendi isteğiyle aldığı bir kararın peşinden giden bir kadın…
Burada benim dikkatimi çeken ilk şey, yolculuğun yalnızca fiziksel bir yolculuk olmaması.
Anlatıcı bir yere gitmek üzere yola çıkıyor ama aynı zamanda kendi hayatında da bir şeyleri değiştirecek bir kararın peşinden gidiyor.
Bunu düşündüren kelimeler de metnin içinde:
“ilk defa”
“kendi isteğim ve tercihim”
“yeni hikâyemi”
“bilinmeze”
Bütün bu kelimeler bana bir eşikte olduğumuzu düşündürüyor.
Bir şey geride kalmış, yeni olan henüz başlamış.
Ama bu yeni başlangıç, anlatıcı için yalnızca heyecan taşımıyor.
“Yine de endişeliydim, şüphelerim vardı, dahası içim korkuyla doluydu.”
İşte burada yolculuğun başka bir yüzü ortaya çıkıyor.
Karar verilmiş.
Yola çıkılmış.
Fakat korku da yolculuğun bir parçası.
Bu karşıtlık benim için ilk sayfanın önemli noktalarından biri:
Gitmek istiyor ama korkuyor.
Kendi kararını vermiş ama kararının doğru olup olmadığından emin değil.
Bu nedenle ilk sayfa bana yalnızca bir yolculuk değil, aynı zamanda bir değişimin eşiğinde duran bir karakter vaat ediyor.
Üstelik anlatıcının korkusunun nedenlerini de yavaş yavaş öğreniyoruz. Yaşını, kadın oluşunu, gideceği ortamın sınırlayıcılığını ve bağlayıcılığını düşünüyor.
Sonra bir ayrıntı daha geliyor:
“İki kadının benden önce bunu deneyimlemiş olması, benim de üçüncü kadın olarak onlara dahil olacağım…”
Ve burada metin yeni bir soru bırakıyor:
Neyi deneyimleyecek?
İşte ilk sayfanın bizi ikinci sayfaya gönderen gücü biraz da burada.
Yazar henüz cevabı vermiyor.
Ama merakımızı oluşturuyor.
Birinci sayfayı okuduğumuzda artık yalnızca “Bu kadın nereye gidiyor?” diye düşünmüyoruz.
“Ne yaşayacak?”
“Bu karar hayatında neyi değiştirecek?”
“İki kadın daha önce ne yaşamış?”
“Anlatıcının korktuğu şey ne?”
soruları da zihnimizde dolaşmaya başlıyor.
Belki de bir romanın bize vaat ettiği şey her zaman olayın kendisi değildir.
Bazen bir değişimdir.
Bazen bir sırdır.
Bazen bir karakterin dönüşümüdür.
Bazen de yalnızca bir sorunun cevabını öğrenme isteğidir.
Bu ilk sayfada benim hissettiğim vaat ise bilinmeyene doğru yapılan bir yolculuk ve bu yolculukla birlikte değişecek bir hayat oldu.
Ama burada özellikle durmak istiyorum.
Bu benim okuma deneyimim.
Bir başka okur aynı sayfadan başka bir şey çıkarabilir.
Belki en çok korkuyu fark eder.
Belki yolculuğu.
Belki kadın anlatıcının karar verme cesaretini.
Belki de “yeni hikâyem” sözünü.
Ve bu farklılık, yanlış okuduğumuz anlamına gelmez.
Çünkü geçen hafta da söylediğimiz gibi, edebiyat matematik değildir.
Ancak burada önemli bir ölçümüz var:
Yorumlarımız metinden beslenmeli.
Ben “Bu bir değişim hikâyesi olacak.” diyorsam, bunu yalnızca içgüdümle söylememeliyim. Metindeki “ilk defa”, “kendi isteğim ve tercihim”, “yeni hikâyem”, “bilinmeze” gibi kelimeler bu düşüncemi destekliyor mu, ona bakmalıyım.
İşte yakın okuma biraz da budur.
Sadece ne düşündüğümüzü değil, neden öyle düşündüğümüzü fark etmek.
Bu hafta kendime şu notu düşüyorum:
Bir metnin bize vaat ettiği şeyi anlamak için yalnızca olaylara değil, kelimelerin birbirleriyle kurduğu ilişkiye de bakmalıyız.
“Yolculuk”, “bilinmez”, “yeni hikâye”, “korku”, “karar”…
Bu kelimeler yan yana geldiğinde henüz romanın tamamını bilmiyoruz ama onun nasıl bir dünyaya açılabileceğini hissetmeye başlıyoruz.
Belki de ilk sayfanın görevi bize hikâyenin tamamını anlatmak değil; hikâyenin peşinden gitmek için yeterince neden vermektir.
Bu hafta elinize daha önce okumadığınız bir kitap alın.
Yalnızca ilk sayfasını okuyun.
Sonra kitabı kapatın.
Not defterinize şu cümleyi yazın:
“Bu kitap bana …………… bir hikâye vaat ediyor.”
Boşluğu doldurduktan sonra kendinize bir soru daha sorun:
“Bunu bana düşündüren neydi?”
Kitaba yeniden dönün ve düşüncenizi destekleyen en az üç ayrıntıyı bulun.
Bir kelime olabilir.
Bir davranış olabilir.
Bir görüntü olabilir.
Bir cümle olabilir.
Bunları not defterinize yazın.
Çünkü artık yalnızca kitabın bizde uyandırdığı duygunun peşinde değiliz.
O duygunun metinde nereden doğduğunu da arıyoruz.
İlk sayfanın bize ne vaat ettiğini konuştuk.
Peki yazar bu dünyayı nasıl kuruyor?
Bir karakterle mi?
Bir mekânla mı?
Bir ayrıntıyla mı?
Bir sesle mi?
Yoksa bazen tek bir nesneyle mi?
Gelecek hafta metnin dünyasını kuran ayrıntıların peşine düşeceğiz.
Not: Okyanusu Aşmak kitabının ilk sayfasını bizimle buluşturduğu ve bu okumaya vesile olduğu için Serap Ergun’a teşekkür ediyorum.
YAKIN OKUMA ATÖLYESİ-ATÖLYE 4
Yorum Yaz