sv

BİTMEMİŞ BİR CÜMLENİN NOKTASINI TAŞIMAK – OKUR YORUMU

25 Ekim 2026 09:03
            Boşluğa doğru yol almanın, ona doğru büyümenin bir bedeli var. Bu bedeli kendimizi ayıklayarak ödüyor ve azalmanın sancısını duyuyoruz her gün. Boşluk büyüsün istiyoruz çünkü o, bu hâliyle bize benziyor. Çoğu kez sıçrayıp düşelim istiyoruz. Ödenen bedel büyüyecek, biz sıçrayıp düşsek. Tıpkı akvaryumdan sıçrayıp kurtulmak isteyen bir balık gibi.
 
2017 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülleri’nde dikkate değer görülen Bitmemiş Bir Cümlenin Noktasını Taşımak, Serhat Köroğlu’nun ilk kitabı. Şiir dilinin gücüyle kaleme aldığı öyküleriyle uzaklara bakmayı yeniden öğretiyor bize.
 
“Şiiri hâlâ ciddiye alıyorum, beni öldürmelisin çünkü ne zaman sokağa çıksan ya da yatağına uzanıp gözlerini kapatsan içler acısı hâlimle karşında duruyor olacağım. Şimdi senin okuduğun kitapları dönüp dönüp okuyorum, altını çizdiğin cümlelerde uzun molalar veriyorum, hayat daha fazlası değil, üstelik anlam her geçen gün eriyor, kelimeler eski ağırlıklarını kaybettikleri zaman geçmişin peşine düşüyor insan.”

MEVSİMLERİ NE ZAMAN KAYBETTİM?

   “Bitmemiş Bir Cümlenin Noktasını Taşımak”, Serhat Köroğlu’nun ilk kitabının ve kitaba adını veren ilk öykünün başlığı. Öyküde ilk noktayı kendisi koyduktan sonra virgüllerle devam ediyor öyküler, noktayı size emanet ederek.

Kitaplara tutkum daha küçükkendi, okumayı ve yazmayı henüz öğrenmemişken. İlk öyküde geçen şu paragraf, benim de kitaplarla olan ilişkimi ve o çocuksu tutkumu tam anlamıyla özetliyor:
    “Nihayet kendimi kitabevine attığımda terden sırılsıklamdım. Yeni çıkanlar rafının önüne geldiğimde beni defalarca ipten alan yazarın yeni kitabını gördüm. Evet, birilerinin işi de buydu; bütün gün masanın başında oturup birilerinin hayatını kurtarmak!”
Yine bir başka öyküsündeki şu cümle,
     “Gerçeklik algısından yavaşça uzaklaştığımı hissettim. İklimler, diye düşündüm tekel bayisinin yanından geçerken. Tabii ya, ölesiye ihtiyacım olan şey o kitaptı.“
     İklimimi ne zaman kaybettim; daha doğrusu iklimlerden baharı ne zaman eksilttim kendimden? Yazarın iki öyküsünde kaybedilen iklim çocukluktan başlıyor. Benim de yalnız hissedişim biraz oralara yaslanır. O nedenledir belki kitaplara tutunmam. Orada bana benzeyeni, beni anlatanı bulurum da teselli ederim kendimi: Yalnız değilim!

     Bazen yazarın bahsettiğinden daha fazla anlam yüklediğimi bilerek kendimi taşıyorum satırlara. Güneşi beklerken kendimi tanımlamaya çalışmak gibi bir anlam yüklüyorum şu kelimelere: “Güneşi bekliyor. Salondaki eşyalar henüz kendisinde değiller. Duvardaki tablo mesela, koltuklar biçimlerinden emin değil, yemek masası hangi ağaçtan yapıldığını düşünüyor, halı rengini, kitaplıkta tam tekmil bekleyen kitaplar dertlerini, televizyonun hemen üzerindeki rafa sıralanmış filmler isimlerini bilmiyor.“
İşte bu belirsizlikte bir başka öyküde harika bir bakış açısı yakalıyorum. Ne kadar doğru; temizlendikçe netleşen aslında senin gördüğün oluyor: “Var gücüyle camı siliyor. Sanki temizlenen cam değil de ardındaki sokak. Karşıdaki kafe, masaları ve sandalyeleri ile daha bir belirginleşiyor.“
      Peki şikayet ettiğimiz şeylerden uzakta, başka bir yer mümkün mü? Başka bir dünya? Gitsek nereye kadar gidebiliriz, ne kadar yol alırsak uzağa gitmiş oluruz? Dünyanın kendisi de tam olarak bu otogar çıkışı değil midir?
      “Otogardan çıktığımda uzun, kalabalık bir sokak peydah oldu önümde. İnsanı yürümeye teşvik eden bir sokaktı. Şehrin yutağı gibiydi. Dönüş yoktu artık. Ya şehrin boğazına kaçacaktım ya da efendi efendi şehrin damarlarına kan olacaktım.“
        Dönüş yok artık, sürekli yürümelisin. Onun içinde kaçsan da sığınsan da bir şekilde var olacaksın. Yaşama sürgünü bu; kimi için uzun, kimi için kısa ama mecburi bir istikamet. Ve bu mecburi istikamette anlamlandırmaya çalışıyorsun yürüyüşünü. Tam anladım derken, elimizde kalanları ne güzel özetlemiş yazar:
        “Bazen öyle oluyor Yakup Abi. Mesela ocaktaki süt taşmasın diye mutfakta dolanırken hayatın anlamına çok yaklaştığımı hissediyorum. Tam o anda taşan sütün tiz sesiyle irkilip ocağı kapıyorum. Anlam falan kalmıyor, geriye kalan tek şey ocağın üzerinde kahverengiye dönen süt lekeleri oluyor.“
         Ömür gelip geçiyor işte. Yaşama sürgünümüz devam ederken, biz de kendimize sormuşuzdur bu soruyu değil mi?
         “Bir ağaç diyorum Yakup Abi, sararıp dökülen her bir yaprağın yasını tutar mı?”
         Ömür ilerledikçe baharların ve yazların tadından çok, hızla geçişleri anlam kazanıyor sanki. Ömür hızla tükeniyor, son sürat yol alıyoruz sonbahara doğru. Çocukluğumuzdaki o bitmeyen yazları özleyerek bakıyoruz her mevsime: “Her mevsim son durak gibi. Bu kış biter mi Yakup Abi? Çocukluğumda bitmeyen yazlar vardı halbuki. Bitmezlerdi.“
          Ve en nihayetinde ölümü bekliyoruz sanki, dalımızdan düşmeyi. Yaşamı olduğu gibi kabul etmek, sararıp sararmadığımıza karar vermeyi rüzgara bırakmak yani yaşamak biraz da cesaret işi değil mi?
          “Caddelerden arabalar geçtikçe, duraklar dolup boşaldıkça, güneş pencereden pencereye tutuştukça, yeterince sarardığına ikna olan bir yaprak kendini boşluğa bıraktıkça vazgeçiyorum. Ama ben yeterince sarardığıma ikna olamıyorum. Öylece rüzgarı bekliyorum. O karar versin istiyorum yeterince sararıp sararmadığıma.“
          Yine de baharlar çalıyor kapımızı, biz de ona ritmimizi uydurup yaşama aldanıyoruz. Hiç de kötü değil çünkü bu yaşam.
          “Apartmandan çıkıyorum, biraz önce balkonumda misafir ettiğim bahara iade-i ziyaret.”
          Yazar ne güzel bir ayrıntı yakalamış; hayatın güzel yanlarını ve bu geçişlerin ilk olmadığını ne güzel hatırlatıyor:
“Büfenin kapısına asılmış renk renk plastik toplar, baharın ilkliğine gölge düşürüyor… Evet başka baharlardan da geçtim sanki.“
Baharı odalarımıza aldığımız, pencerelerimizi ardına kadar açtığımız günler de oluyor bu sonlu ömrümüzde:
“Sağ yanağı yastığa gömülü, saçlarıysa uyku aleminin kadife rüzgarıyla dağılmış. Perdeyi yavaşça çekip açıyorum. Camın önünde birikmiş bahar, kuş sesleriyle çullanıyor odaya…”
         Ve hayatın bir yerinde uzaklaşmalar, suskunluklar, seçilmiş yalnızlıklarımız oluyor. Neyin uzağındayım, kaçtığım nedir? Kendim mi? 
         “Kulaklarımda sürekli aynı fısıltı; uzaktasın.”
          Oysa hayat, çözülmeyi bekleyen kocaman bir bilmece: “Güneşli bir pazar sabahında, ada vapurunun açık kısmında saçlarını savuran rüzgar… Kararsız kar tanelerinin uçuştuğu gri bir başkent gününde Tunalı Hilmi’den Kuğulu Park’a ellerin cebinde yürümen. Bir hayat. Hepi topu bir hayat. Belki henüz yarılamadığın, belki de sonlarında dolanıp durduğun bir bilmece.“
          Bilmece kelimesinin altını çizerek devam ediyorum okumama. Hayatı çözmüş insanlara, hayatı sürekli tanımlayan insanlara inat; ben bu hayatın acemisiyim. Kendimizden kaçış olmayacağına göre uzaklaştığımız başkalarıdır, çünkü hep bir tek başınalık halindeyiz. Yalancı kalabalıklarda kendimizi avutmayı bilmiyoruz onlar gibi: “Bir yolcusun artık. Tüm yolcular gibi uzakta ve birçoğu gibi tek başına.”
         Çok sonradan fark ediyorlar kalbimizin attığını. Oysa yaşam ile ölüm arasında, kalabalıklar ile kendi kabuğumuz arasında bocalamaktan ibaret her şey: “Oysa kalp atmaz, durup durmamak arasında bocalar. Hayat!“
         Bazen kendi dünyamdan kafamı dışarı uzatıp güzelliğe hayranlığımı sunduktan sonra daha fazla devam edemeyip tekrar kabuğuma sokarım başımı. Ve bu çıkış ile girişler arasında hep bocalarım; tahammülüme göre değişir bu süreler. Kalbin o durup durmamak bahsi, bana biraz da kendi bocalayışlarımı hatırlatıyor. 
         Bazı satırlar, bende öykülerin tamamından daha büyük yankılar bıraktı. Şiirsel bir dille ilerleyen öykülerde kullanılan metaforlara belki gereğinden fazla anlam yükledim ama bu şekilde lezzet aldım onlardan. Tıpkı şu sarsıcı satırlardaki gibi:
“Gökyüzüne kaldırdığın kollarının Tanrı’ya dek uzanacağını sandın. Yakasına yapışmak istedin. Yaşlı gözlerle sakinleştirdiler seni. Ölenlere değil de sana ağladılar bir süre. Hatta ölenleri değil seni gömdüler. Kimse de fark etmedi bu büyük yanlışı.“
         Ne demiştik en başta; yazar Serhat Köroğlu “Bitmemiş bir cümlenin noktasını” taşırken, bana emanet ettiği o noktayla ben bu şekilde tamamladım kendi öykülerimi. Ayrıntılarda saklı metaforlardan oluşan, aforizma tadındaki o güzel cümleleri çok sevdim. Edebi lezzeti doyunca yaşadığım ve evet, hayatı derinden sorguladığım bir kitap oldu.
         Belki de bütün kitap boyunca aynı sorunun etrafında dolaştım: Mevsimleri ne zaman kaybettim?

Bu Eseri Paylaş:

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

Sıradaki içerik:

BİTMEMİŞ BİR CÜMLENİN NOKTASINI TAŞIMAK – OKUR YORUMU

deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co