sv

YAKIN OKUMA ATÖLYESİ-ATÖLYE 12

04 Ekim 2026 09:55

Geçen hafta size kısa bir metin verdik ve hikâyeyi tamamlamanızı istedik.

Metnimiz şuydu:

Kadın her akşam aynı saatte pencerenin önündeki sandalyeye oturuyordu.
Sokağın karşısındaki apartmanın üçüncü katında bir ışık yanıyordu.
Kadın ışığa bakıyor, sonra saatine bakıyordu.
Bir gece ışık yanmadı.
Kadın yine de sandalyeye oturdu.
Uzun süre karanlık pencereye baktı.
Sonra perdeyi kapattı ve mutfağa gidip iki kişilik sofra kurdu.

Metin burada bitiyordu.

Ne üçüncü kattaki kişinin kim olduğunu biliyorduk ne ışığın neden önemli olduğunu ne de o gece neden yanmadığını.

Şimdi elimizde aynı metinden yola çıkarak yazılmış farklı hikayeler var. Aynı ayrıntıların farklı okurlarda nasıl farklı anlamlara dönüştüğüne bakacağız.

1. Hikâye

    İçinden “Acaba yerleşti mi?” diye düşündü, çorbayı tabaklara paylaştırırken. Masanın üstündeki telefona uzandı, ama sonra vazgeçti.  “Nasılsa arar,” diye mırıldanıp eşine seslendi: “Yemek hazır.” Tam çorbasına kaşığını daldırmışken telefon çaldı.

– Geldik, nakliyeciler yerleştirdi.

– Bir şeye ihtiyacımız yok.

– En kısa zamanda sizi bekliyoruz.

Arkadaşı cümleleri nefes almadan sıralamıştı. Sesi neşeliydi. Rahatlayarak derin bir nefes aldı ve kaşığını tekrar çorbasına daldırdı.

Bu hikâyede ışığın sönmesi, dostluğun sona ermesini değil, ilişkinin biçim değiştirmesini anlatıyor.

2. Hikâye

  Sofraya oturduğunda aklında mahalleye ilk taşındığı gün vardı. Eşyalar eve yerleştirilip nakliye aracı ayrıldığında kapısı ilk kez çalmıştı. Kapıda, elinde bir tabak kısır ve termostaki çayla beliren Nejla teyze vardı. O, yalnız onun değil, sokağın da ablasıydı. Yirmi yıl boyunca çocuklarını onun tavsiyesiyle büyütmüştü. En mutlu ve en zor günlerinde yanında olmuştu. Onun yokluğuna nasıl alışacaktı.

Işığı sönmüştü işte. Artık hiç yanmayacaktı. Dün çocukları gelip evi temizleyip gitmişti.

  Ertesi gün, sokakta yanaşan nakliye arabasını fark etti. Pencereden dışarı baktığında komşusu Fadime‘yi gördü. Aracı işaret ederek ne olduğunu sordu. “Yeni gelinmiş,” diye yanıtladı Fadime, Nejla teyzenin evini işaret ederek. “Ne çabuk tutulmuş,” diye düşündü içten içe. Araçtan inen gençlere baktı. Ona çok genç göründüler, “Çocuk bunlar,” diye mırıldandı. Tebessüm etti. Mutfağa geçti, çaydanlığı ocağa koydu ve dolaptan kısır malzemelerini çıkardı.

Nakliye aracı ayrılırken elinde termos ve kısır dolu tabakla yeni taşınanların kapısını çalıyordu.

Bu hikâyede ışığın sönmesi bir ölümün işareti; fakat bir insanın mahallede bıraktığı yer başka biri tarafından devralınıyor.

3. Hikâye

Oğluna bu evi tuttuklarında ne kadar hevesliydiler. Birbirlerine gidip gelecek, komşu olacaklardı. Oysa…

      “Cadı çıktı cadı” dedi kocasına bakarak. Geliniydi bahsettiği. Gelininin oğlunu kendisinden uzaklaştırdığını düşünüyordu. Kocası, ağzındaki lokmayı çevirip duruyordu. Konuşmak istemiyordu ki bu, kadınların işine karışmamak için iyi bir bahaneydi. Kaşığı yemeğe daldırıp ağzına götürdü.

“Aman, sen de hiçbir şey söyleme” dedi kadın, hırsla çatalını köfteye batırıp ağzına götürürken. Köfte yanağını şişirmişti.  Sesi boğuklaştı. “Ama sende haklısın” dedi eşine , “Oğlumuz geçinsin yeter.”

  Boş çatal elinde, işaret parmağıyla masanın üzerine hayali bir çizgi çekti. “Aha buraya yazıyorum, onların da çocukları olacak, o zaman göreceğim onları.” Bu son cümleyle biraz daha sakinleşti. Tabağına biraz daha çorba ekledi ve oğlunu arayıp ne yaptıklarını sormayı düşündü. Tam o sırada telefonun ışığı yandı. Eline aldı, arayan oğluydu. Gülümsedi. Demek oğlum da beni düşünüyor, diye geçirdi içinden.

Bu hikâyede ışık, annenin oğluyla arasındaki bağın ve ondan aldığı huzurun simgesine dönüşüyor.

4. Hikâye

Kadın ışığın yanmadığı üçüncü kata uzun süre baktı. O apartmanda yaşayanların çoğunu tanıyordu. Kiminin taşınmasına, kiminin evlenmesine, kiminin ölümüne yıllar içinde tanıklık etmişti.

Üçüncü kattaki evin boşaldığını biliyordu. Ama yine de her akşam aynı saatte pencerenin önündeki sandalyeye oturuyordu.

Belki insan alışkanlıklarını, kaybettiklerinden daha geç bırakıyordu.

O gece de perdeyi kapattı. Mutfağa geçti. İki kişilik sofrayı hazırladı.

Masaya iki tabak koydu.

Sonra kapının çalmasını bekledi.

Kimin geleceğini bilmiyordu.

Ama beklemekten vazgeçmemişti.

Bu hikâyede ışığın sönmesi kesin bir son anlamına gelmiyor; karanlık pencerenin karşısında bekleyiş devam ediyor.

5. Hikâye

Sıkıntıyla sofraya oturdu. Apartmandaki son ışık da sönmüştü. Depremin hayatlarını nasıl altüst ettiğini düşündü. Sokaklarındaki evler yıkılmamış olsa da bazıları hasarlı olarak işaretlenmişti. O ışık ona deprem öncesini hatırlatıyordu. O neşeli, kaygısız günlerin bir izi gibiydi.

‘Hemen yıkarlar mı acaba?’ diye sordu eşine.

Eşi ‘Bilmem,’ diyerek çatalını ağzına götürdü.

Sabah iş makinelerinin sokağa giriş sesini duydular. İnsanlar sokakta toplanmış, evin yıkılışını seyretmek üzere bekliyordu.

“Hayat bu kadardı işte.”

Bu hikâyede ışık, bir insanın değil, depremden sonra kaybolmak üzere olan bir mahallenin ve geçmişin son izine dönüşüyor.

“Bir gece ışık yanmadı.” cümlesi neden bu kadar farklı hikâyeye izin veriyor? Birinci, ikinci ve üçüncü hikâyelerde ışığın sönmesi bir insan ilişkisiyle bağlantılı. Bu ilişkiler birbirinden nasıl ayrılıyor? Dördüncü hikâyede ışığın sönmesi kesin bir son mu, yoksa yeni bir beklentinin başlangıcı mı? Beşinci hikâyede neden yalnızca üçüncü kattaki ev değil, bütün apartman ve hatta bir mahallenin geçmişi hikâyeye dâhil oluyor? Hikâyelerin hangisinde metinde olmayan bir ayrıntının hikâyenin anlamını en çok değiştirdiğini düşünüyorsunuz? Hikâyelerden hangisinde yazarın kendi hayatından ya da deneyiminden bir şeyler taşıdığını düşünüyorsunuz? Bunu metindeki hangi ayrıntı düşündürüyor?

Ve en önemlisi:Siz bu metni okuduğunuzda hangi hikâyeyi yazardınız?

Birlikte Öğrendiklerimize Bakarken

Yakın Okuma Atölyesi’ne başlarken bir amacımız vardı: Bir metni yalnızca okumak değil, ona sorular sormayı öğrenmek. Bazen bir cümlenin neden orada olduğunu düşündük. Bazen ilk paragrafın bize ne söylediğine baktık. Bir kelimenin metin boyunca nasıl değiştiğini izledik. Yazarın ne anlatmak istediğini tahmin etmek yerine, bunu metindeki hangi ayrıntıların düşündürdüğünü sorduk. Bazen aynı öyküyü farklı okuduk. Bazen yazarın kendi açıklamasını okuduk ve bizim yorumumuzun yanına onun söylediklerini koyduk. Ve son çalışmamızda aynı metinden çıkan farklı hikâyelere baktık. Aynı ışık, bir okurda dostluğa; bir başkasında ölüme; bir başkasında anne-oğul ilişkisine, bir başkasında ise yıkılan bir mahallenin hafızasına dönüştü. Belki de artık Atölye’nin başında sorduğumuz soruya geri dönebiliriz: Bir metni nasıl okuruz? Galiba bunun tek bir cevabı yok. Ama artık elimizde birkaç soru var. Bir metin bize ne söylüyor? Biz metne ne ekliyoruz? Bizi belirli bir yoruma götüren ayrıntı hangisi? Bir kelime neden seçilmiş olabilir? Bir ayrıntı ilerleyen sayfalarda başka bir anlam kazanıyor mu? Ve belki en önemlisi:

Ben bunu gerçekten metinden mi çıkarıyorum, yoksa metnin içine kendimden bir şey mi bırakıyorum?

Atölye’nin başında bunları bilmiyor olabiliriz. Şimdi ise en azından bu soruları sormayı biliyoruz. Önümüzde birkaç çalışmamız daha var. Bu kez yeni şeyler öğrenmekten çok, öğrendiklerimize birlikte bakacağız. Çünkü bir metni iyi okumak, bütün cevapları bilmek değildir. Bazen iyi okumak, doğru soruyu bulmaktır. Ve belki Atölye’nin sonunda sizden isteyeceğimiz şey de tam olarak bu olacak: Bir metnin karşısında artık bize ihtiyaç duymadan durabilmeniz.

Bu Eseri Paylaş:

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

Sıradaki içerik:

YAKIN OKUMA ATÖLYESİ-ATÖLYE 12

deneme bonusu veren siteler deneme bonusu verabetgiris.co